Eskiden insanlar, iş aradıkları zaman , gazeteden ilanlara bakarlardı. Şimdi ise iş bulma süreci daha değişik ve hızlı bir hale geldi. İnternet, her alanda olduğu gibi bu alanda da öne çıkmaya başladı İnternetteki kariyer siteleri (Kariyernet, SecretCV, Yenibiriş…) , hem iş arayanların, hem de şirketlerin işlerini kolaylaştırdılar.
Belli bir süre sonra, kariyer sitelerinin veri tabanları dolmaya, şirketlerin yayınladığı ilanlara, günde yüzlerce başvuru gelmeye başlayınca, filtreli süzmeler, şirketlerin işini biraz kolaylaştırdı. Ama yine de bu şişmeyi engellemenin bir yolu yok gibi görünüyor. Yayınlanan iş ilanına ilgili ilgisiz, çok sayıda başvuru yağıyor. Bununla birlikte, çok sayıda hatalı başvuru da gelebiliyor. Bu da İ.K. departmanlarını hayli uğraştırıyor ve doğru adaya ulaşmak için daha fazla zaman harcıyorlar. Bu, doğru adayın da aradığı işi daha fazla beklemesine yol açıyor.
Şimdi başvuru sahipleri tarafından en sık yapılan ve İ.K. departmanlarını uğraştıran hatalı başvurulardan birkaç tanesine değinmek istiyorum
1- İkamet edilen yer : Başvuru sahibi Zonguldakta oturuyor. İlan ise İzmir’den verilmiş. Üstelik “İzmir’de ikamet eden” diye bir ibare de düşülmüş. İ.K. departmanı burada başvuru sahibine yanıt verdiğinde, başvuru sahibi “Zonguldak’ta çalışabileceğini” söylüyor. Bu da inanılmaz zaman kaybına yol açıyor. Bazen de İ.K. Departmanı başvuru sahibine şehir farklı olduğu için dönmüyor ama aslında kişi ikamet değiştirmek üzere ama bunu belirtmediğinden görüşmeye çağrılmıyor. Ne yapmalı? Başvurulan ilanın hangi şehirde ikamet istediğine iyi bakılmalı. Eğer uyuşmuyorsa, başvurmamalı. Yok o şehre taşınabilecekse, bunu başvuruda özel olarak belirtmek gerekiyor. Bu hem adayın hem de İ.K. departmanının işini kolaylaştıracaktır.
2- Başvuru fotoğrafı : Kariyer sitelerinde, CV hazırlarken, bir fotoğraf yükleme seçeneği de veriliyor. İş arayanların bir kısmı bu alana fotoğraflarını yüklemiyorlar. Şunu söyleyebilirim ki, fotoğraflı başvurular, daha çok dikkat çekiyor ve tercih ediliyor. En azından CV hazırlanırken, işin ciddiye alındığı ortaya çıkıyor. O yüzden mutlaka bir vesikalık fotoğraf yüklemek gerekiyor. Tabi fotoğraf yüklerken, webcam kulnmamaya da dikkat etmeli. webcam ile çekilen resimler, bulanık ve arka planında mekanın içi görünen resimler oluyor. Hatta bazen, arkadan başka şahıslar bile görünebiliyor. Bu tarz resimler, özenle hazırlanan CV’yi bir anda değersizleştiriyor. Bilgisayarın başında, uykulu gözlerle çekilmiş bir webcam resmi, başvuranın tüm kariyerini sonlandırabilir. Başvuru resmine bu yüzden özen göstermek ve önem vermek gerekiyor.
3- Önyazı : Önyazı, eskiden pek bilinmeyen şimdi ise çoğu CV’de yer alan bir kısım. Bu online kariyer sitelerinde daha rahat hazırlandığından ya da başvuru esnasında böyle bir bölümün de doldurulması gerektiğinden olsa gerek, artık çoğu başvuru önyazılı olarak geliyor. Geliyor, önyazı da ne yazıyor? Bazen, önyazılar Msn’de mesaj yazıyormuşçasına basit ve özensiz oluyorlar, bazen de CV’nin kendisi kadar uzun. Bu iki durumda da CV’nin okunmaması ihtimali doğuyor. Çünkü, özensizce hazırlanmış bir önyazıya ait CV’nin de önyazı kadar silik olduğu sanılabiliyor. Önyazı yazarken oldukça dikkatli olmak gerekiyor. Nasıl önyazı hazırlamalı derseniz, buradaki açıklama başlangıç için yeterli olacaktır.
4- Aranan özellikler : Sadece bay veya sadece bayan aranan ilanlara, belli yaş veya erkekler için askerlik şartı istenen ilanlara, belli özellikler istenen ilanlara, bu özelliklere uyup uymadığına bakılmadan yapılan başvurular da hatalı iş başvurusuna giriyor ve değerlendirilmiyor (Genellikle filtreli taramalarda, ilanla uyuşmayan ilanlar, sistem tarafından otomatik olarak devre dışı da bırakılabiliyor. Başvuru sahibi mutlaka ilandaki iş özellikleriyle kendi özelliklerini karşılaştırmalı ve uyuyorsa başvurmamalı.
Kariyer siteleri, hem iş arayanı hem de şirketlerin işini kolaylaştırıyor. Bu yüzden bu siteler aracılığıyla iş başvurusu yapan kişilerin, kariyerleri açısından, bu sitelerden başvuru yaparken daha dikkatli ve özenli olmasında fayda var. Bu hataların azalması, hem başvuranların daha çabuk aradıkları işe kabul edilmelerini, hem de şirketlerin daha çabuk aradıkları personeli bulmalarını sağlayacaktır.
Güzel aksesuarlar ve hediyelik ürünler tasarlayan, hatta bu konuda Türkiye’deki en iyi şirketlerden biri olan, minik mağazalara bu ürünlerini, görselliği ön plana alarak sunan bir şirket biliyorum. Bu şirketin ürünlerini beğeniyorum, renkli, eğlenceli yenilikçi tasarımları var. Renkli, kıpır kıpır mağazaları var. Genellikle yeni ve ilginç ne gelmiş diye merak ettiğim için bu mağazanın kapısından içeri giriyorum. Buraya kadar her şey mükemmel.
Yalnız bu şirketin mağazasından ne zaman içeriye girsem “Hoşgeldiniz, nasıl yardımcı olabilirim” diyen bir eleman karşıma dikiliyor. Karşıma dikilmekle kalmıyor, benden bir cevap da bekliyor. Sonuçta burası yüzlerce değişik tasarımın bulunduğu bir mağaza. Mağazaya yeni giren müşteriler, mağazadaki cıvıltıdan etkilenip içeriye giriyorlar. Ve alabilecekleri ilginç bir ürün olup olmadığına bakıyorlar. Eski müşteriler ise yeni ne gelmiş diye mağazaya giriyorlar. Sonuçta, insan bu mağazaya girince, tek bir ürün alacak bile olsa, yine de meraktan tüm mağazayı dolaşmak istiyor.
İşte bu “Hoşgeldiniz, nasıl yardımcı olabilirim” sorusu, hem bu merağı öldürüyor, hem de araştırmacı müşterileri mağazadan dışarı itiyor. “Sadece bakacağım” dediğinizde de kendinizi kötü hissediyorsunuz ve çabucak mağazayı dolaşıp çıkıyorsunuz. Çünkü “Sadece bakan” biri mağazayı boşuna işgal ediyormuş gibi bir duyguya kapılıyor. “Kupalarınıza bakabilir miyim?” dediğinizde, personelle birlikte kupaların yanına gidiyor kupaları beğenmeyince de, mağazadan ayrılıyorsunuz. Personelin bu tavrı, mutlaka satın almak zorundaymış gibi bir algı yaratıyor müşteride. Bu davranışlar aklıma, yıllar önce bir kısım esnafımızın yaptığı “Almayacaksanız, bizi meşgul etmeyin” ya da “Alıcımısınız, bakıcımısınız?” tavrı davranışları getiriyor. Aslında bu mağazada “Sadece bakacağım” müşterilerinin en çok satın almayı yaptıklarını düşünüyorum. Tabi elemanları atlatabilirlerse
Oysa böyle yenilikçi ürünler tasarlayan bir firmanın müşteriyi sıkmaması, mağazada rahat bırakması, sadece yardım istediğinde yanında olması gerekiyor. Burada ciddi bir konsept ve hizmet uyuşmazlığı var. Mağazaya girdiğinizde personelin “Hoşgeldiniz” demesi ve müşteri ile birlikte dolaşmaması yeterli aslında. Hatta mümkün olduğunca, müşterilerin ürünleri incelemelerini kolaylaştırmaları ve onları yanlız bırakmak gerekiyor. Ürün geliştirmek için çokça emek harcayan bu şirketin, hizmet yaklaşımını gözden geçirmesi durumunda, satışlarını daha da artıracağını ve daha başarılı olacağını düşünüyorum.
Günümüzde başarılı olmak için, şirketlerin ürün geliştirme kadar hizmet geliştirmeye de önem vermeleri gerekiyor. Yani her şeyiniz(Fiyat, kalite,tasarım, ürün) çok iyi olabilir ama hizmetiniz, konseptinizle uyuşmuyorsa, istediğiniz başarıyı yakalayamazsınız. O yüzden, şirketlerin artık hizmet geliştirmeye de önem vermeleri gerekiyor.
İş dünyasında, sunumlar eskiden tepegözler vasıtasıyla yapılırdı. Fotokopiler halinde hazırlanan sunumlar, tepegözler vasıtasıyla dinleyicilere anlatılırdı. Bol yazılı az grafikli ve çoğunlukla siyahbeyaz sunumlardı bunlar. Yıllar önce, microsoft’un oficce yazılımları ve powerpoint sayesinde sunum teknikleri de değişiklik göstermeye başladı.
Artık Powerpoint sayesinde, sunumlar daha renki, daha kolay hazırlanıyor ve daha rahat sunuluyor. İlk zamanlar bilgisayardan idare edilen sunumlar zamanla sunum kumandaları sayesinde rahatlıkla sunulmaya başlandı. Ama tüm bu gelişmelere rağmen sunum içeriklerinde oluşan bazı hatalar, sunumların hala renksiz geçmesine ve sıkıcı olmasına yol açabiliyor. Şimdi sunum hazırlarken nelere dikkat etmemiz gerektiğine göz atalım.
1- Sunumu sunacak kişinin, mutlaka sunumu kendisinin hazırlaması gerekiyor. Sakın asistanlarınıza hazırlattığınız sunumları insanlara anlatmaya çalışmayın. Bu durum, sunuma olan hakimiyetinizi azaltığı gibi, bazen sonraki sayfalarda gelecek şeyleri bilmediğiniz için, konuya erken girmenizi ve sunum geldiğinde de anlatacak şeyler tükendiği için, “daha önce buna değinmiştik” deyip o slaytı pas geçmenize yol açıyor. Dinleyicileriniz de bu durumda “Madem değinmiştik, o zaman ne demeye gösteriyorsun” diye düşünebilirler. İyi sunum yapmak için, o sunumu mutlaka sizin hazırlamış olmanız gerekiyor
2- Sunumunuzun hedefini belirleyin. Bu sunumu niye yapıyorsunuz ve bu sunumdan ne bekliyorsunuz. Özellikle hedef eksikliğinden dolayı, nereye varacağını bilemeyen çok sunumla karşılaştım, dinlediğim bazı konferanslarda. Ortaya karışık bir sunum yap gitsin mantığı pek işe yaramaz. Sunumunuzun bir hedefi olmalı.
3- Dinleyicilerinizin yapısını ve önyargılarını bilmeniz gerekiyor. Onlar hakkında öğrenebileceğiniz ne varsa öğrenmeye çalışın. Bu onları anlamanızı ve onlarla iletişim kurmanızı kolaylaştıracaktır. Dinlediğim yabancı guruların çoğunluğu sunumlarından önce, sonra veya sunumlarının içinde mutlaka, Kapalışarşının muhteşemliği, İstanbul boğazın güzelliği, Türk insanının sıcak kanlığı gibi aktüel konulardan bahsetmişlerdir. Bu durum, sunum yapan kişinin yabancılığını alır ve dinleyicileriyle yakınlaşmasını, onların önyargısını kırmasını sağlar. Yapılarını bilirseniz, onlarla empati kurabilirsiniz. Empati de iletişimin en önemli kuralıdır.
4- Dinleyicilerinizin beklentisini bilmeniz gerekiyor. Sizden ne bekliyorlar veya ne bilmek istiyorlar. Bunu bilmelisiniz, bunu bilmeden onlara ne anlatacağınızı bilemezsiniz.
5- Konuyu dinleyicilerinizin bakış açısına göre ele almalısınız. Gazete çalışanlarına yaptığınız bir sunumda geleneksel medyanın artık öldüğünü anlatmaya çalışırsanız kimse sizi dinlemeyecek, hatta salondan homurtular çıkacaktır. Ama bir internet haber portalı çalışanlarına bunu sunuğunuzda herkes can kulağıyla sizi dinleyecektir. Yani çoğu zaman dinleyicilerinizin tarafında yer alıyor olmanız gerekiyor. Çoğu guruyu zaten bizim bildiğimiz şeyi anlatarak, kafamızdaki fikirlerin doğru olduğuna bizi inandırdıkları için dinleriz. Bu yüzden, dinleyicilerin, “Demek ki doğru yoldaymışız” lafını yabancı bir gurunun konferansı sonrasında sıkça duymak olasıdır. Bakış açılarını bilemezseniz, sunumunuz yavan kalabilir.
6- Sunumunuzu, sunumun yapılacağı zamanın koşullarına, o sırada konu ile ilgili yükselen trendlere, yaşanan güncel olaylara ve sunumun yapılacağı yere göre biçimlendirin. Mesela bu günlerde web hakkında bir sunum hazırlıyorsanız, mutlaka sosyal networklerden ve facebook’tan bahsetmeniz gerekmektedir. Bir reklamcıysanız Andy Warhol’un o meşhur sözünü (Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak) hatırlatıp Youtube ve türevlerinden bahsedebilirsiniz. Pazarlama ve web sunumlarında 4 sene önce Google, 3 sene önce bloglar, geçen sene Youtube bu sene ise Facebook olmaz ise olmaz konular arasında yer alıyor. Gündemden ve anlattığınız konular hakkındaki gelişmelerden haberdar olun ve sunumunuzu buna göre hazırlayın. Gündemden geride kalmışsanız kimse sizi dinlemeyecek ve sunumunuz boşa gidecektir.
7- Powerpoint’te sunum hazırlama konusunda kendinizi geliştirin. Sade, anlaşılabilir, sıkıcı olmayan sunumlar hazırlayın. Mesela Guy Kawasaki, 10-20-30 diye bir kural geliştirmiştir. Yani teknik olatarak özetlersek sayfa sayısı 10′u, sunum süresi 20 dakikayı geçmemelidir. Sunum içerisinde kullanılan harflerin boyutu 30pt’den küçük yani büyük olmamalıdır. Ben bu kuralı bazen esnetebiliyorum. Sunum 30 dakika olabilir ama daha fazlası değil. Sayfa sayısı da 20 olabilir diyorum ama yine de sayfa sayısı az olsun diye sayfaları çokça yazı ve meteryalle doldurmamalısınız. Sunumda çok birkaç yazı karakterini birden kullanmayın, tavsiye edilen tek yazı karakteridir ve en fazla 2 yazı karakteri kullanmalısınız. Sunumda çok fazla metin kullanmayın. Daha çok resim ve fotoğraf kullanın (ama powerpoint’in clipart’larını kullanmayın) Okunması kolay, Arial, Helvetica, Verdana, Tahoma gibi karakterlerden birini kullanın. Çarpıcı ve kısa cümleler ise dinleyicilerinizin dikkatini açık tutacaktır. Ayrıca klasik powerpoint temaları yerine kendi oluşturduğunuz tema ve backgroundlar kullanının. Bunun için de biraz photoshop tarzı grafik programları kullanmayı öğrenin.
8- Ve en önemlisi, anlattığınız şeyi çok iyi bilin ve anlattığınız şeye önce siz inanın. İnanmadığınız bir şeye asla başkalarını inandıramazsınız. Mesela şirketiniz yeni projesi ile ilgili sizden bir sunum istiyorsa, mutlaka tüm ayrıntıları öğrenin ve tüm soruları önce siz sorun. Dinleyicilerinizin size yöneltiği bir soruyu cevaplayamazsanız veya kaçamak cevap verirseniz sunumunuz orada bitmiş demektir.
Tüm bunları sağladıysanız, artık sunumunuz, sunulmaya hazır demektir. Sunum aşaması ise hazırlık aşamasından daha önemli bir aşamadır. Onu da başka bir yazımızda ele alalım. Sunum hazırlamak, gerçekten önem verilmesi gereken bir konudur, siz hazırladığınız sunuma önem vermezseniz, dinleyicileriniz de size önem vermeyeceklerdir. Sunum hazırlığına önem verdiğinizde ise, onlar da sizin anlattıklarınıza önem vereceklerdir.
14 Kasım 2007′de MediaCat tarafından düzenlenen The Big Idea konferansındaydım. Konferansın ana konusu, “Büyük fikir nasıl bulunur” du. Tüm konuşmacılar, bu konu etrafında odaklanan güzel sunumlar yaptılar. Konferanstan aklımda kalanları ve aldığım notların bir kısmını uzun bir yazıyla, buraya yazmak istiyorum.
Konferans, MediaCat yayın yönetmeni Pelin Özkan’ın hoşgeldiniz konuşmasıyla başladı ve Vuslat Doğan Sabancı’nın açılış konuşması ile sürdü. “Lider olduğunuz zaman yapabileceğiniz hatalardan korkuyorsunuz” dedi ve bazen ikinci olmanın avantaj olabileceğini söyledi.

Konferansın temasına biraz ters düşse de ilginç bir şey söyledi Vuslat D. Sabancı.”Sürekli büyük düşünerek, sıradan fikirleri boşa mı saydık” dedi. Aslında büyük düşünürken sıradan fikirler bazen gözden kaçmayabiliyor. Mesela MP3 player sıradan bir fikir. 400 dolarlık bir MP3 player yapacağım ve satacağım deseniz, kimse size inanmaz. Oysa Apple bu sıradan fikri aldı ve IPod olarak 400 dolara sattı. Yani sıradan fikirler de büyük fikre dönüşebiliyor, yeter ki geniş bir bakış açısına sahip olalım.
V.D.Sabancı “Ekmek artık küçük taşların altında” dedi. Artık büyük taşlar sahiplenildi ve küçük taşlara da sıra geldi demek istedi. Benim aklıma gelen ise Niş Pazarlamaydı. Daha niş alanlara yönelmek ve onların altına bakmak gerekiyor. Mesela yeni bir alışveriş merkezi açmak sıradan bir fikir ve büyük taş. Ama sadece peynir satılan 600 m2′lik bir mağaza açmak ve sadece yüzlerce peynir çeşidini satmak küçük taş, yani niş pazarlama daha karlı olabiliyor.
Bazı klasik fikirlerin de büyük fikir olduğunu ve sıradışı fikirler bulacağız diye onları es geçmemek gerektiğini söyledi. “Geleneksel medyanın internete yatırım yapması klasik bir fikir gibi görünüyor değil mi?” dedi. “Ama bana internet liginde geleneksel bir medya şirketi gösteremezsizin. Bağımsız haber siteleri var daha çok.” dedi. Hürriyetin internete daha çok yatırım yapacağını ve global arenada yatırımlarını sürdüreceğini söyledi.”Bazen, sıradan fikirler de büyük başarılar getirebilir. Ama ne olursa olsun, doğru bildiğiniz fikre sıkı sıkı sarılın ve ondan vaz geçmeyin ” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Sonraki konuşmacılar, Serdar Erener ve Turkcell’in kurucusu Murat Vargı idi. “Vakti gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur” isimli soru cevaplı sunumları, oldukça etkileyiciydi. Murat Vargı “Biz Turkcell’i bir telefon şirketi veya telefon operatörü olarak tanımlamadık” dedi. “Turkcell, bir iletişim şirketidir” dedi. Turkcell’i kurmasında, vakti zamanında telefon alt yapısının yetersizliğinden dolayı kaçırdığı işlerin de etkisinin olduğunu söyledi. Bir gün Bulgaristandan bir ihale için mal getirmesi gerekiyormuş. Ankaradaki santrali arayarak telefonu bağlatmaya çalışmış. Ama 3 gün boyunca, hatlar boşalmamış ve Bulgaristanı bağlatamamış. İşi kaybetmek üzereymiş ve arabasıyla kalkıp istanbuldan Bulgaristan’a gitmiş, siparişi orada vermiş ve işi böyle halletmiş. O günden bu güne iletişimin ne boyutlara vardığını düşününce bayağı aşama kaydedildiğini gösteriyordu bu örnek.
“Fikri bulmak önemli ama bu fikri zamanında uygulayabilmek daha da önemli.” dedi Murat Vargı. Nokia’nın aslında plastik çizme ve boru ürettiğini ama cep telefonunun geleceğini fark ederek bu işe yöneldiğini ve şu andaki Nokia haline geldiğini anlattı. Turkcell’i kurarken hissedar şirket bulmakta çok zorlandıklarını ama yine de hisse oranını %51 Türk, %49 yabancı şeklinde dengelediklerini, hissedarlarının bile Turkcell’den bu performansı beklemediklerini söyledi.
Gençlere tavsiyeleri ise şuydu : ” İş dünyasında network’ünüz iyi olsun. Mutlaka çeşitli sektörlerdeki insanlarla tanışın, ne kadar çok bağlantınız olursa, sizin için o kadar faydalı olur.”
Sahibi olduğu MV Holding’in şu anda teknolojiye odaklandığını ve Semantik arama yapabilen Hakia arama motoruna yatırım yaptıklarını açıkladı. İlerleyen yıllarda internette oluşacak bilgi istilasından Semantik arama motorlarının daha başarılı çıkacağını söyledi.
Serdar Erener ise “Reklamcılıkta sürü pisikolojisine kapılmanın tehlikeli olduğunu, bazen herkesin yaptığını yapmanın zarar getirebileceğini, Türk toplumunun, yabancılara göre, hala reklamlardan çok etkilendiğini, o yüzden reklamların önemli olduğunu söyledi. “Reklamcınızdan çok fikirlerinize veya fikir üreten yöneticilerinize değer vermeniz daha önemli” dedi.
Sonraki konuşmacı, Karpat Polat ise “Doğru kullanılan büyük fikir ve yaratıcılık, 1 reklamla 10 reklamlık iş yapmaktır” dedi ve bu tarzdaki reklam filmlerinden bazı örnekler verdi.

Joel Saltzman* ise, büyük fikir bulmanın yollarını anlattı. “Beklenmeyeni umut edin!” dedi Saltzman. Bir örnekle bunu şöyle anlattı. “Yeni bir kilit mi yapmak istiyorsunuz. O zaman bildiğiniz iyi bir kilidin özelliklerini bir yere, madde madde yazın. Sonra bu özellikleri tam tersine çevirin veya bozun. Buradaki amacımız şu: Kesin olarak doğru saydığımız bazı şeyler yeni fikirler bulmamızı engeller.” Daha sonra da yeni çıkan bir kilit türünün nasıl başarıya ulaştığını anlattı. Bu kilitte kılasik şifreli kilitlerde yer alan sayı şifresinin yerine harf şifresi kullanılmış. Yani sevdiklerinin isimlerini de verebiliyorlarmış şifre olarak. Böylece bu şifreli kilit, benzerlerinden farklı olmuş. Bu kilit, klasik 4 veya 6 şifrelik kilitlerin, şifresinin sayı olması gerektiği kuralını yıkmış.
“Büyük fikri bulmak için denemekten vazgeçmeyin, çok çabuk vazgeçiyoruz veya yenilgiyi çok çabuk kabul ediyoruz, bu yüzden de büyük fikirleri bulmakta zorlanıyoruz” dedi. Büyük fikirlerin hemen gelmesi gerekiyormuş gibi bir yanılsamaya düştüğümüzü, fazla denemediğimizi ve “Bulamadım, yapamadım, olmadı, olamaz” kelimelerini toplum olarak çok kullandığımızı biliyordum. Demek ki sürekli denemek gerekiyor. Saltzman, bunu bir zar örneği ile gösterdi. “6′yı bulmaya çalışmak zordur ama birkaç denemeden sonra 6 gelir.” Açıkçası, büyük fikirler bulmak için yılmamak gerektiğini, denemeye devam etmek gerektiğini hatta çoğu zaman büyük fikrin, tam da artık her şeyin bittiği ve umutsuzluğa gelindiği o anda ortaya çıktığını anlattı.
“Dene, dene, dene, tekrar dene, dene, bir daha dene, bingo!” Sürecin böyle işlediğini, vaz geçmememiz gerektiğini, yılmadan usanmadan çokça deneme yaparsak, aradığımıza ulaşabildiğimizi söyledi.
Bazen de iyi fikir bulmak için soruyu veya problemi tersine çevirmek gerektiğini anlattı. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Mesala iyi bir araba yapmak istiyorsunuz. Soru “İyi bir araba nasıl olur?” Şüphesiz bu soruya verilecek yüzlerce cevap var belki de ama soruyu tersine çevirdiğinizde yani “Kötü bir araba nasıl olur?” dediğinizde, cevaplar daha da azalacaktır. Muhtemelen, şu anda piyasada olan arabaların en kötü ve çözümlenemeyen özellikleri ortaya çıkacak ve size yeni bir araba için ilham verecek. Kötü bir araba nasıl olur? 1- Uzun yolculuklarda insanı yorar. 2- Karda tekerleri kayar. 3- Kaza anında kişiyi korumaz, 4- Koltuk kumaşı çabuk kirlenir ve yıpranır, 4- İçi sıkışık olur… Cevaplar aslında iyi arabada olması gereken özellikleri gösteriyor. Mesela bu cevaplara istinaden, karda kaymayan bir araba yapabilirseniz, büyük bir fikir bulabilirsiniz. Saltzman son olarak “Her zaman sorunları bulmayın, daha çok çözümleri bulun” dedi. Joel Saltzman gerçekten ilham verici bir konuşmacı. Yukarıda anlattıklarım fikirlerinin aklımda kalan kısmıydı. Daha çok bilgi sahibi olmak istiyorsanız kitabını mutlaka okuyun.

Bir diğer konuşmacı, reklam dünyasının ünlü ismi MARKA’dan Hulusi Derici’ydi. Hulusi Derici sunumunda, “Büyük fikirler, basit fikirlerdir” dedi ve şunlara değindi: Basit derken, ucuz ve kalitesizi değil, sade ve anlaşılabilir olmasını kastediyorum. Atasözlerimizin çok basit, bu yüzden hem öğretici hem de akılda kalıcılar. Şirketlerin karmaşık ve büyük vizyonlarının bu yüzden anlaşılmıyorı, çünkü çok karmaşıklar ve personel sadece vizyona uzaktan bakıyor.” Ayrıca, çoğu yöneticinin karmaşıklığa hayran olduğunu, kalın kalın raporların değer gördüğünü, oysa bunları kimsenin okumadığını, tek sayfalık bir raporun pek ciddiye alınmadığını anlattı. “Sanıldığının aksine, basit olmak hiç de kolay değil, tam tersine basit olmak çok zor. ”
Hulusi Derici, bazen marka reklamları ile kategori reklamlarının birbirine karıştığını güzel bir örnekle anlattı. Mesela kahve bir kategori, Cafe DelMondo ise bir kahve markası. Oysa ödül alan bu reklam, satış artırıcı değil. Çünkü, ayırdedici bir şeyi anlatmıyor. Zaten tüm kahveler uyku açar. Reklam güzel ama markayı hatırlatmıyor. Reklam yaparken buna dikkat etmek gerektiğini söyledi.
Konferanstan erken ayrılmam gerektiğinden ve konferans biraz da geç başladığından son 2 konuşmacıyı dinleme fırsatım olmadı. Büyük fikirlerin raslantısal olmadığı, çalışarak ve deneyerek ancak büyük fikirlere ulaşılabileceği, büyük fikirlerin birden gelen ilhamlar olarak algılanmaması gerektiği bence koferansın ana fikri gibiydi. Büyük fikirler sizin iş hayatınızda da önem taşıyorsa, konferansta gördüğüm şu kitabı ve şu kitabı mutlaka alıp okumanızı ve hatta başucu kitabınız yapmanızı tavsiye ederim.
İyi düzenlenmiş, konuşmacıları oldukça özenle seçilmiş, ana temasına uygun sunumların olduğu, güzel bir konferanstı. Düzenleyen ve emek veren herkesi tebrik ederim.
Teknoloji tek bir üründe daha çok özelliği barındırmaya başladıkça, bu teknolojik ürünleri kullanmak da zorlaşıyor. Sadece konuşmak için yapılan ilk cep telefonundan, resim, video çeken, televizyon izleyebildiğimiz, yüzyüze görüntülü konuşabildiğimiz, internete bağlanabildiğimiz, ofis dosyalarımızı açıp bakabildiğimiz bir cep telefonuna geçeli uzun zaman oluyor. Bu durum, bu teknoloji harikası telefonları kullanmayı zorlaştırıyor. Ama gelişen teknoloj ile birlikte yeni iş fırsatları ve iş kolları ortaya çıkıyor.
Bunlardan biriyle Springwise‘ın yeni bülteni sayesinde haberdar oldum. Şirketin ismi Mobil Mentor. Yeni Zellanda’lı şirket şu anda, Sony Ericsson, Nokia ve Motorolla başta olmak üzere büyük markalar için montörlük yapıyor. Eğer çok ileri teknoloji ürünü telefon kullanıyorsanız ve işten güçten bunu öğrenecek zamanınız da yoksa Mobil Mentorlar size bunu 1 saate öğretiyorlar. Bire bir veya grup eğitimlerine katılabilir hatta uzaktan telefonla da size yardımcı olabilirler. Siz zaman kazanmış ve son teknoloji ürünü telefonunuzun tüm özelliklerini hızlıca öğrenmiş oluyorsunuz. Tabi bunun için cebinizden biraz para çıkıyor ama siz de telefonunuzdan iyice verim almış oluyorsunuz.
Mobil Mentor’lük bir eğitim programı. Eğitime farklı bir bakış açısı getiriyor ve teknolojik gelişmelerle ortaya çıkan boşluğu iyi bir şekilde dolduruyor. Bu programı ülkemizdeki teknoloji mağazaları da kullanabilirler. Bu konuda gerçekten büyük bir açık var. İnsanlar aldıkları çoğu ürünü kullanmayı bilmiyor (Bunun eksikliğini teknoloji forumlarında gidermeye çalışıyorlar) ve özellikle ileri teknoloji kullanan, gelir durumu yüksek müşterilere bu hizmeti sunmak, şirkete katma değer katabilir. Hatta bunu promosyon olarak bile sunabilirler. Eğer 1500 ytl’lik bir ürün aldıysanız, 100 ytl daha verip o ürünün özelliklerini 1 satte öğrenmeyi de isteyebilirsiniz. Eğitim ve danışmanlık şirketleri teknolojiye biraz daha yaklaşmalılar diye düşünüyorum. Artık 3 aylık bilgisayar kurslarına insanların gidecek zamanı yok, bu da bire bir eğitimlerin ileride önem kazanacağını ve eğitim sürelerinin kısalacağını gösteriyor. Yeni iş fırsatlarını yakalamak için bazen, değişen dünyanın farkında olmak gerekiyor.
Uzun süredir bölüm bölüm okuduğum 10 inovasyon Emri‘nden bir başlık oldukça ilgimi çekti. Başlık, “Tersine akıl hocalığı” Bizde önemli bir söz vardır. “Ağaç yaşken eğilir” Yani insanlar gençken öğrenir ve yaşlanınca öğrenemez manasına geliyor bu söz. O zaman yaş(genç) ağaçtan bir şey öğrenemeyiz gibi bir önerme çıkıyor karşımıza.
Yaşça daha büyük olan, müdür, yönetici veya patron, genellikle genç çalışanlara tavsiyede bulunur. Yani akıl hocalığı yapar. Kitapta karşılaştığım “Tersine akıl hocalığı”nda ise durum tam tersi. Genç olan tavsiyelerde bulunuyor, patron onu dinliyor.
Danışman olmak için kaç yaşında olmak gerekiyor? Eskiden danışmanlar, bilmem ne şirketinden emekli olmuş, kırkını aşmış kişiler olurdu. Yani saç beyazlatmadan danışman olunmazdı. Ama şimdi durum değişti. Artık yaş ağaç değil, kuru ağacın da eğilmesi gerekiyor. Üstelik, üst yönetim, yeni kuşak müşteriyi anlamada, yeni kuşak çalışan kadar başarılı olamıyor. Böyle tersine akıl hocalığı başlıyor ve danışmanların yaşı küçülmeye başlıyor.
Perakende sektöründe 3 yıldır, pazarlama, insan kaynakları ve eğitim konusunda sorumluyum ve şu anda yaşım yirmi dokuz. Yani bunun için kırkımı beklemedim. Bence siz de beklemeyin. Sadece doğru zamanda, doğru yerde, doğru hamleyi, doğru şekilde yapmanız gerekiyor. Tabi bunun için biraz cesarete ve risk almaya ihtiyacınız var. İnanılmaz bir bilgi çağında yaşıyoruz, zaman çok hızlı akıyor ve gençler* artık daha çok şey biliyor.
Yani, kitapta da dendiği gibi “Bazen yöneticilerin ihtiyacı olan şey, genç nesilden bir akıl hocası olabilir.” O yüzden yöneticilerin veya patronların ellerindeki genç ve yaratıcı insan kaynağını gözden geçirmeleri gerekiyor. Ellerinde böyle bir kaynak varsa, onu daha da özgür bırakıp, gelişmesini sağlamalarında, böyle bir kaynak veya genç akıl hocaları yoksa, bir an önce onu arayıp bulmalarında fayda var. Genç çalışanların da, kendilerini geliştirmeleri ve bu fırsatı çok iyi kullanmaları, bence kariyerleri açısından hayati önem taşıyor. Bu demek değil ki, gençler her şeyi bilebilir. Onların bilmediği çoğu şeyi de patronları ve müdürleri bizzat yaşayarak biliyor. Gençler de kendilerinden daha tecrübeli patron ve müdürlerinden akıl almayı ve onlardan bir şeyler öğrenme fırsatını kaçırmamalılar.
Geçen günlerde, iki yıllık MYO’da okuyan bir pazarlama bölümü öğrencisi ile tanıştım. Tek dersi kalmış, okulu bitirmek üzereydi. Meslek yüksek okullarında 2 yıllık pazarlama olduğunu bilmiyordum. Söz pazarlamadan açıldı doğal olarak.
Okulu bitirdikten sonra iş bulamamaktan veya sokak sokak gezip birşeyler satmak zorunda kalmaktan korktuğunu söyledi. Pazarlamayı bu açıdan sevmiyormuş.
“Pazarlamada müşteri nerededir?” diye sordum.
“En sondadır” dedi. “Önemli olan ürün ve tasarım aşamasıdır” Oldukça şaşırdım.
“Beğendiğin pazarlama uzmanları veya bu konuyla ilgili çalışan bilim adamlarından seni etkileyen biri var mı?” dedim.
“Pek uzman falan tanımam. Yok” dedi.
“Kotler!” dedim.
“O da kim?” dedi. Bu sefer gerçekten şaşırmıştım.
“Philip Kotler!” dedim.
“Hayır tanımam.” dedi.
“Peki ne öğrendiniz” dedim.
“4p falan…” dedi.
“Zaten iş bulamayacağım. Galiba iki sene pazarlama öğrenmeye yetmiyor ” dedi.
Kime kızmalıyım? Okula mı, hocaya mı, öğrenciye mi, ders programına mı, işverene mi? Bilemedim…
2007 yılının ilk yarısında ABD’deki tüm havayolları şirketlerini geride bırakan Delta Airlines’in 23 Ağustosta bir blog kurması bu haftaki Business Week dergisinde gözüme çarpan en ilginç haberdi.
İnternet sadece insanları birbirine yaklaştırmakla kalmadı, aynı zamanda şirketlerle insanları da yaklaştırmaya başladı. Web dünyasında çok hızlı gelişmeler yaşanıyor ve bu gelişmeler iş dünyasında da farklı açılımlarla kendini gösteriyor. Kısaca süreç şöyle gelişmişti.
Bu yaklaşım önceleri kartvizit tasarımlı sitelerle başladı. Hakkımızda, iletişim v.s. safalarını içeren 1. kuşak web sayfaları bir şirketin webdeki ilk yüzüydü. Bu yüz, aha sonra giflerle ve 3d yazılarla desteklenmişti. Bir ara müşteri ve şirketi yakınlaştıran Forum’lar ortaya çıktılarsa da firmalar forumlardan pek yararlanamadılar. Süreç flash’ın ortaya çıkmasıyla yavaş yavaş renkli ve ve değlenceli bir hal almaya başladı. Flash web’in aşırı ciddi yüzünden krtulmasına olanak verdi. Advergame’ler müşteriyi eğlendirmeye başlamıştı bile. Sonra webloglar yani web günlükleri doğmaya başladı. Kişisel günlükler bugün 70 milyonu buluyor.
Blogların iş dünyasına sızması ise web dünyasnda ilk olarak kendini gösterdi. Microsoft çalışanları ile başlayan blog yazma akışkanlığı, ünlü Ceo’ları da kapsayarak devam etti ve bu süreç, şirket blogları(kurumsal bloglar) ile devam etti.
Kurumsal bloglar, şirket çalışanlarının işyerlerini ve çalışmalarını anlattıkları bloglarla sürdü ama müşteriler sürece daha fazla sessiz kalamadılar ve bu bloglara ciddi yorumlar yaparak, blog yazma sürecine aktif olarak katılmaya başladılar. İşler yorum yazmaya gelince, biraz değişti. Çünkü, x marka uçağı öven şirket yazısına hemen uçaktaki hizmet de keşke uçak kadar iyi olsa tarzı yorumlar da düşmeye başladı. Yani olumlu tepkiler kadar olumsuzlar da vardı.
Burası önemli nokta. Şirketin gelen yorumları dikkate alması ve o yorumları engellemeyip cesurca cevaplaması önemli. Bu şirketin samimiyetini kanıtlıyor.
Ve aranan şey de buydu. İnsanlar uzun süren renkli reklamlara inanma devrini kapatmışlardı ve karşılarında daha samimi çalışanlar, daha samimi ürünler ve samimi hizmetler istiyorlardı. Kurumsal bloglar, bu noktada önemli bir açığı kapatacak gibi görünüyor. Tabi ki kurumsal blogların öylesine ve blog açmak için değil de samimiyetle yazılmaları şartıyla.
