Her kelimeyi bir şekille anlatan Çince’de, Risk iki şekil yan yana getirilerek yazılır: “Tehlike ve fırsat” Bernard Shaw
Ekonomik kriz korkunç, bir hızla büyümeye, iş hayatını ve pazarlamayı olumsuz etkilemeye başladı. Dünyanın en büyük ekonomisindeki iflaslar, dalga halinde bütün dünyaya yayılıyor. Krizin etkisini artık hepimiz yaşıyoruz.
Önümüzde engellenemeyen bir kriz var. Bu kiriz iş dünyasına ve herkese zor günler yaşatacak. Bir kaç gündür bu yazıyı yazmayı düşünüyordum. Ekonomik krizde, pazarlama nasıl yapılmalı ve krizden çıkışa ne gibi faydaları olur, kriz pazarlama bölümlerine nasıl yansır, reklamcıları nasıl günler bekliyor? Sorular oldukça çok.
Bu kirizin nedenlerini veya çıkış yollarını çoğu gazete yazısında bulabilirsiniz. Benim, kısaca söyleyeceğim şu.
Her kriz ve ekonomik durgunluk zamanında, pazarlama ve reklam bütçelerinizi kısmayın. Çünkü bu zamanlarda herkes kısıyor bu bütçeleri. Herkesin reklam verdiği bir sırada, sizin verdiğiniz bir reklamın fark edilme şansı düşüktür. Ama kriz zamanlarında verilen reklamlar az olacağından, sizin kriz anında verdiğiniz reklamın fark edilme şansı daha yüksektir. En ağır krizlerde bile müşteri var olacaktır. Az da olsa bile var olacaktır. Ve o müşteriyi siz alabilirsiniz.
Promosyon ve kampanyalarınız, kriz anında müşterilerinize daha çok yardımcı olacaktır. O yüzden kriz zamanlarında, siz en büyük bütçeyi pazarlamaya ayırın. Eğer krizden sonra ayakta kalmak istiyorsanız, size öncelikle pazarlama yardım edecektir. Hatta krizden fırsat bile yaratabilirsiniz. Müşterilerinizle iletişiminiz kriz anında daha yüksek olmalı. Böyle zamanlarda yaşananlar uzun vadeli akılca kalıcı olabiliyor.
+ 1 : “Kriz döneminde reklam yapmak, hem marka kimliği oluşturmak, hem de yeni müşteriler kazanarak müşteri tabanını güçlendirmek için fırsatlar sunar. Araştırmalar, krizle başa çıkmanın tek yolunun sürüklenmek veya beklemek değil, krizi yönetmek olduğunu gösteriyor. Krizde pek çok kuruluşun ilk reaksiyonları küçülme, daralma, kısma, kesme, azaltma, kaldırma türü eylemler uygulamak olur. Oysa krizi tüketicilerin belleklerinde yer etmek için bir fırsat olarak gören kuruluşlar, krizlerden büyüyerek çıkar. Fatoş Karahasan”
+ 2 : Özgür Alaz, “Kriz Ortamında Öne Çıkabilecek 8 İş Modeli“isimli yazısında, kriz sorununa farklı çözüm örnekleri sunmuş. Okumanızı tavsiye ederim.
+3: Selim Tuncer, blogundaki yazısında, kiriz/reklam ilişkisine ters bir bakış açısı getirmiş.Okumanızı tavsiye ederim.
Çok sayıda iş görüşmesine giriyorum. Gördüğüm en büyük problemlerden biri, karşımdaki adayların, işten çok, iş görüşmesine odaklanmaları. İş hakkında soru sormak yok, sorduğunuz sorulara yeterli cevap vermek yok. Ama güzel konuşmak, kapıdan girerken gülümsemek, pozitif olmaya çalışmak, kendine güvenir tarzda oturmak, şık ve prezantabl olmak var.
Amaç ve araç karışıyor. Şüphesiz bunda, mülakat teknikleri tarzı yazı, söylem ve eğitimler etkili oluyor. İnsanlar, işten çok iş görüşmesine odaklanıyor, hatta çokça mülakata girip tecrübe edinmeye çalışan adaylar bile oluyor. Bu da her seferinde işi kaçırmalarına yol açıyor. Belli bir süre sonra, kendini mülakatta çok başarılı bulan kişi, neden işe alınmadığını algılayamıyor ve kendine güvenini kaybediyor.
Oysa, önce işe odaklanmak gerekiyor. “Kimi arıyorlar? Beni mi?” sorusu “Acaba, bu görüşmede başarılı olacak mıyım?” sorusundan daha önemli olmalı. Adayların mülakata değil, işe ve pozisyona odaklanmalarını gerekiyor. Tabi mülakata dağınık gelin anlamına da gelmiyor bu. Her şeyin önemi var “iş görüşmesinde” ama en çok “iş”in önemi var.
Mülakat geçecek ve siz o işe başlayacaksınız. Senelerinizi geçireceğiniz ve hayatınızı etkileyecek o işi, gerçekten isteyip istemediğinizi ve size uygun olup olmadığını sorularınızla iyice araştırın .
Gördüğünüz dünya, çoğu zaman sizin bakışınızla eşdeğerdir. Bir şeyleri kaybedeceğinizi düşünerek bir işe başlıyorsanız, bir şeyleri kaybedersiniz. Bir şeyleri kazanacağınızı düşünerek bir işe başlıyorsanız, kazanırsınız.
Hayatımızda hep eksikliklere odaklanırız. “Aslında ofisim, caddeye bakan odada olmalıydı” deriz. Eksiklikler, daha fazla eksiklik getirir. Klasik hikaye. Bardak dolu mu boş mu?
Şirketlerini batırmış 3 kişinin yeni bir şirket kurup kazanma olasılığı daha başından sıfır oluyor. Önyargılar, başarıyı engelliyor. Aynı şekilde şirketlerini yükseltmiş 3 kişinin yeni bir şirket kurup batma olasılığı da sıfır oluyor.
“Yapamazsın, edemezsin, olmaz, biz 10 yılda bile yapamadık” sözlerini hep duyarsın.Oysa onlar öyle gördüklerinden öyle olur. Genelllikle şirkete yıllar sonra dışarıdan katılmış bir çalışan, eski çalışanlara göre daha başarılı olur. Bunun nedeni henüz şirket hakkında önyargılarının olmamasıdır. Böylece şirket de ona karşı önyargılı olamaz. Hayata bakışı ve hayatın bakışı gibi.
En zor ve en iyi soruları çocuklar sorar, çünkü onların önyargıları yoktur.
“Maz, ekli cümleler kullanan insanlar (ol-maz!) , siz o “maz”ları gerçekleştirdiğinizde sessizce köşelerinden sizi izlerler. Hala başınıza yaptıklarınızdan dolayı bir şeylerin geleceğini sanırlar. Oysa gelen onların başına gelecektir.
Cesur olun ve hayata iyimser bakın. Çünkü, hayat size, hep sizin gözlerinizle bakıyor.
İnsan kaynakları ve pazarlama pek bir araya gelmezler. Sanki biri satışa, biri insana odaklanmıştır. Oysa daha önce bir kaç kez belirtiğim gibi İ.K. ve Pazarlama aslında birbirine çok yakın.
Geçenlerde elime geçen Kobi Doktoru isimli dergide “İK’da yeni bir trend gündemde. Şirketler pazarlama ve işe alım süreçlerini birleştiriyor…” diye başlıyordu yazı. Devamında ise ilginç bir işe alma öyküsü yatıyordu.
Kaliforniya, Aliso Viejo merkezli video oyunları şirketi Red 5 Studios‘da yaşananlar da aynen böyle oldu. Şirketin hem kurucusu hem de Ceo’su olan Mark Kern‘in başı geleneksel işe alım teknikleriyle fena halde dertteydi. Çünkü, girişimci mazisi olan şirketi oldukça uzun bir zamandır atalet içindeydi ve piyasaya yeni oyun sunmamışlardı. ..
Kern, böylece bir işveren markası oluşturmaya karar verdi. Önce oyun endüstrisinde en fazla işe alınmak istenen 100 çalışanın portresini çkardı. Daha sonra onların hepsine özel paketlenmiş birer mektup gönderdi. Paketi ise Rusların Matruşkaları gibi, büyükten küçüğe doğru iç içe yerleştirilmiş kutucuklardan oluşturdu. En sonuncu kutucuğun içinde ise bir iPod shuffle vardı. Kern, bu iPod2un içine Red 5′e iş başvurusu yapmanın, neden kendileri için çok önemli olabileceğini açıklayan bir kişisel bir mesaj kaydetmişti. Mesajında “Bizler şu anda Red 5′te, kendilerini internet üzerinden yeni türden eğlenceler yaratmaya adamış inanılmaz yetenekleri olan insanları bir araya getirmeye çalışıyoruz” demişti.
iPod’ların üzerine ise özel bir kabartma yöntemi kullanarak, şık birer kod kazımıştı. İş başvurusunda bulunmak isteyen adaylar, bu kodu kullanarak, Red 5′in web sitesinde kendileri için ayrılmış özel bir bölüme girecekler ve burada Red 5′in stratejik planını okuyabileceklerdi. Mektup gönderilenlerden yüzde 90′ından fazlası bu teklife cevap verdi. Daha da büyük faydası ise bu tarz bir yaklaşımın programcılar dünyasını da aşarak blog dünyasında da olduça yankı bulması ve nihayetinde The Wall Street‘te haber olmasıyd.
Şirketin Ceo’su Kern, bu kampanyaya, 50 bin dolar harcamıştı. Peki ya karşılığı? Kern bu kampanyanın marifeti sayesinde işe aldığı 21 kişiden 16’sının şirketin bel kemiği olacağını düşünüyor.
Bu işe alma öyküsü bu güne kadar duyduğum işe alım tekniklerine göre oldukça farklıydı. İşe alma sürecini pazarlama ile birleştirmek, yoğun yaratıcılık gerektiren bir işe en doğru elemanların seçilmesini sağlamıştı. Sonuç şüphesiz çok ilgi çekici. Benzer bir uygulamayı Türkiye’de Youth Republic yapmıştı. Aynı ajans bu günlerde de birilerini arıyor. İşin ilginç yanı yaratıcılık bu sefer ajanstan değil, ajansın ilanına başvuran birinden gelmiş. Farklı işe alma ve işe başvurma teknikleri gerçekten hem şirket hem de başvuran açısından fark yaratıyor. Sonuçlarının da başarılı olduğunu düşünüyorum.
Ne kadar satış ve pazarlamaya önem verilirse verilsin, İnsan unsuruna önem verilmezse, bu satış veya pazarlamayı yapacak olan insan olduğuna göre ve insan, motivasyonla çalıştığına göre, bu motivasyonu da İnsan Kaynakları sağlayacağından, Pazarlama odaklı bir insan kaynakları politikası oluşturmak gerekiyor.
Bir marka en çok kalbinize seslendiği zaman aklınızda kalır. Futbolla yatılıp futbolla kalkılan bu günlerde, Ülker son reklam filmiyle bunda epeyce başarılı oldu. Reklam müziği adeta Milli Takım’ın marşı haline geldi.
http://video.google.com/videoplay?docid=-5528235883032269544Hatta bir reklam filmi daha var. Bunu yeni gördüm. Bu da ilk reklam filmi.
http://video.google.com/videoplay?docid=-768178209536938807Reklam ajansını tebrik etmek lazım. Mükemmel bir iş çıkarmışlar.
Bir de mikro sitesi var bu kampanyanın. Ayrıca milli takımla ilgili tüm reklamların yarıştığı oylama için buraya, Oylamanın sonucu için buraya bakabilirsiniz. Bu günlerde, aklımızda pazarlama, kalbimizde Milli Takım var.
Dün akşam seyrettiğimiz maç uzun süre hafızalardan silinmeyecek. Başarmanın, yüksek konsantrayonun, tam da kaybettik dediğimiz anda kazanmanın maçıydı seyrettiğimiz. Her şeyin lehimize olduğu bir anda umudumuzu yitirmeden kazanabilmek. Sanırım bizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliğimiz.
Zorlukları aşanlar başarılı oluyorlar, kazanmayı bilmek, başarmayı bilmek ve umut etmeyi hiç bırakmamak bizi başarıya götürebiliyor. Kazanan takımlar yaratmak kolay mı? Dün akşamki maçtan iş dünyasının öğreneceği çok şey vardı. Motivasyon nedir diyenler, bu maçı izlemeli. Yüreğimizi kabartan, o muhteşem futbolculara ve ekibe ne kadar teşekkür etsek az kalır. Yarı finale çıkacağımıza inanıyorum.
Bonus: Pazar günü ÖSS sınavı vardı. Sınav sorularından biri dikkatimi çekti. Soru pazarlama ile ilgiliydi. Konunun hangi derste işlendiğini merak ettim. Sonra sorunun sosyoloji grubuna girdiğini fark ettim. Yani benim pazarlama sorusu olarak algıladığım soru bir sosyoloji sorusuymuş! Pazarlama, Sosyoloji ne kadar yakın değil mi? Gelelim 24. soruya:
İtalya’da kozmetik ürünlerini satmak isteyen bir Amerikan şirketi, ürünlerin reklamında elinde çiçek tutan bayan modeller kullanmış ama bekledikleri ilgiyi görememiştir. İtalyanların, çiçeği geleneksel olarak cenazelerde kullanıyor olmaları kozmetik ürünlerine ilgisiz kalmalarına yol açmıştır.
Bu parçadaki olayda, şirketin amacına ulaşamaması aşağıdakilerden hangisine bağlanabilir?
A) Ürünün üretildiği ülkenin dışında pazarlanmaya çalışılmasına
B) Hitap edilen tüketici kitlesinin yanlış belirlenmesine
C) Kültürel farklılıkların göz ardı edilmesine
D) Reklamın tek pazarlama yöntemi gibi düşünülmesine
E) Ürünün, değerinden pahalıya satılmasına
Sorunun cevabını tabi ki Pazarlama Blogu okurlarından bekliyorum
Pazarlama, ÖSS’de de görünmüş oldu böylece. Şirketlerin, Pazarlama bölümlerinde, son yıllarda sosyoloji ve psikoloji bölümü mezununlarını da görmeye başladım.Yukarıdaki soruyu görünce, durum kafamda daha da pekişti. İnsan ve toplum hakkında ne kadar çok şey bilirsek, pazarlamamız da o kadar başarılı olabilir.
Pazarlama Sorumlusu olarak çalıştığım, Pazarlama ile daha yakından ilgilendiğim, kampanyalar yaptığım, konsept tasarımları yaptığım, yeni fikirler bulduğum zamanları özledim. Alınma İ.K.
İnovasyon: Kartvizit deyip geçmemek gerek. Kartvizit tasarımında bu güne kadar gördüğüm en güzel tasarımlar’dan birkaçı. Özgür, haber verdi.
Kariyer alanına Facebook’da girdi. Kariyernet bir ilki gerçekleştirdi ve Facebook’a güzel bir eklenti kazandırdı. En ilginç özelliği, tüyo al kısmı.
Tesadüfen bir blog keşfettim. İsmi, Beyaz Tavşan, kişisel gelişim(özgelişim) üzerine güzel paylaşımlarda bulunuyor. Sizde keşfedin.
“Şirketler yaratıcı, kendisine çok yarar sağlayacak yetenekler arıyor ama bunları standart işe alım yöntemleriyle işe alıyor” diyor Fatmanur Erdoğan. +1 Bu yaratıcı yetenekleri öldürmek için işe aldıktan sonra bir de standart işleyişe boğuyorlar. Sonra da biz neden onlar gibi olamıyoruz diyorlar
Blog yazmaya, arada ara versem de, hala devam edebiliyorum…
Nikah: 10 gün sonra nikahım var. Değişik bir duygu! Resmen evleniyorum
Uzun süredir yazmıyorum ama blog yine de aktif. Ben de bu aktiflikten yararlanıp biraz eski yazılara dönmek istiyorum. Yorumlar blogu aktif hale getiriyor. Son zamanlarda en çok yorum alan konu, “Kotler ve bir pazarlama öğrencisi” isimli konu. Genelikle pazarlama öğrencilerinin yorumları var yazı hakkında. Çoğu kişi bölümünü seviyor ve kendisini geliştirerek bir şeyler başaracağını veya iş hayatında başarılı olacağını düşünüyor. İnsan kendine inandığı sürece başarılı olma şansına sahiptir ama kendine inanmıyorsa, dış etkenler ne yaparsa yapsın başarı gelmeyecektir. Eskilerin dediği gibi, “Heves, insanın içinde olacak..” Açıkçası böyle heyecanlı ve başarıya odaklanmış gençler görmek oldukça sevindirici.
Yine çokça yorum alan bir diğer yazı da “Pazarlamacı olmak ya da olmamak” Bu yazıda, daha çok bu mesleği yapanların yaşadıklarını, yorumlarıyla birlikte anlatıyor ve sonuçta, pazarlamacı olmak gerçekten de zormuş deyiveriyor insan. Buna pazarlamadan anlamayan, beceriksiz ve yeteneksiz pazarlama veya reklam bölümü yöneticileri de eklenince, gerçekten pazarlamacı olmak riskli meslekler grubuna giriyor.
“Pazarlama nedir?” konusu ise en çok okuyucu alan yazı. Burada da bu soruya verilen ilginç okuyucu yanıtlarını da bulabilirsiniz. Bu yazıya gelen okuyucuların büyük bir kısmı Google’dan “Pazarlama nedir?” diye yazıp gelenlerden oluşuyor. Açıkçası bunca çok arama yapılması, pazarlamaya olan merakın ve ilginin artığını da gösteriyor.
Hayatımda, yoğun günler yaşadığım ve çoğu zaman maillerime bile bakamadığım için, bloga çok fazla zaman ayıramıyorum. Uzun bir süre, Pazarlama Blogu’nda yeni yazı yazamayacağım gibi görünüyor.
Sevgili Mehmet Doğan, Blog Konferansında bir konuşma yapmış ve bunu bir yazı haline getirmiş. Benim az önce anlatmak istediklerimin güzel bir özeti. Blog yazmamak konusunda bu güne kadar yazılmış en güzel yazı!
