İki sene önce katıldığım bir pazarlama konferansında, yabancı bir guru, ev konseptinin önümüzdeki yıllarda büyük ilgi çekeceğini, insanların daha çok evde kalacağını, gittikleri yerlerde ise ev konforu ve güvenini yaşamak isteyeceklerini söylemişti. İnsanları maketlerden ev beğenip satın almaya daha yeni başlamışlardı. İKEA ise mağazasını açalı bir yıl olmuştu.
O sıralar kaç kişi bu adamı dinleyip ona göre yönünü belirledi bilinmez ama ev konsepti tüm iş piyasasını derinden etkiledi diyebiliriz. Koçtaş gibi yerli yapı marketler etkiyi hissedip kendilerini yeniden konumlandırdılar
İKEA’nın gelişi bir işaretti. İşareti geç algılasalarda yerli yapı marketler debir süre sonra harekete geçebildi. İnsanlar satın aldıkları evlere yerleşmeye ve içini döşemeye başlayınca mobilya piyasası büyük bir atağa geçti. Ardı ardına mobilya markaları ortaya çıktı. Fiyatlar ve ödeme koşulları daha cazip hale geldi. Ardı ardına dekorasyon firmaları açıldı.Küçük mobilyacılar, işleri büyüttüler, atölyeden dekorasyon firmasına dönüştüler. Hatta şu anda çoğu siparişlerini yetiştiremiyor.
Artık insanlar evlerinde daha çok vakit geçirmeye, evleriyle ilgilenmeye başladılar. Bu trend ev ürünleri satan tüm sektörleri etkiledi. Mutfak ürünlerinden beyaz eşyaya tüm sektörler ürünlerini yeniden tasarlamaya başladılar.
Ev konseptinin başka bir etkisi ise kahve mağazalarında sıkça görülüyor. Bu mağazalar, ev konseptini mağazalarıa taşımaya, mağazalarını eve benzetmeye başladılar. Şüphesiz bu konuda Starbucks büyük öncülük yaptı. Daha sonra yerli kahveciler bunu bir adım ileri götürerek self servisi de kaldırdılar.
Şimdi ev konsepti en ciddi yükseliş dönemini yaşıyor. “Evim evim güzel evim” ya da “Eve Dönüş” mü demeliyiz bu trende bilinmez ama bilinen şu ki, şirketler pazarlama politikaları ev konseptine göre yeniden gözden geçirilmeli ve buna göre atılımlar yapılmalılar. Yoksa evin dışında kalacak ve müşterilerine ulaşmakta zorluk çekmeye başlayacaklar.
Bu güne kadar iş yaşamı hakkında duyduğum en şaşırtıcı öykülerden biri “Balıkçının öyküsü”dür. Basit bir hikayedir, sonu çok basittir ama o basitlik, amaç ve araç hakkında çok şey anlatır insana, şaşıp kalırsınız. Gelelim bu güzel öyküye. Öyküyü duyduğum şekilde aktaramasam da olabildiğince anladığım şekilde aktaracağım.Bir zamanlar küçük bir sahil kasabasında, mutlu mesut yaşayıp giden, otuzuna merdiven dayamış, bir balıkçı varmış. Hergün sabah kalkar, kayığına atlar, denize açılır, öğlen güneşi tepeye çıkana kadar balık avlar, öğlen güneşi tepeye varmak üzereyken limana gelir, topladığı balıkları, hemen orada yapılan mezatta satarmış. Balıklardan kazandığıyla, ailesi ile birlikte mutlu yaşayıp gidermiş balıkçı.
Derken günlerden bir gün tam da mezat sırasında, iyi giyimli yaşlı bir bey balıkçının yanına gelmiş ve balıkların hepsini toptan almak istediğini, misafirlerinin İstanbul’dan geleceğini, onlara ikram edeceğini söylemiş. “Ne kadar istersin hepsine?” demiş.
Balıkçı her gün mezatta satabileceği fiyatı söylemiş. Yaşlı ve iyi giyimli adam,
“Ben İstanbul’da bunun bir porsiyonuna bu parayı veriyorum! Sudan ucuz vallahi” demiş.
“Burada balık çok. O yüzden burada balık bu fiyata. İstanbulu bilemem” demiş balıkçı.
“Sana bir on kağıt versem, bunları eve kadar getirir misin? Gelirken arabayı getirmedim de!”
“Olur” demiş balıkçı ve balık kasasını aldığı gibi ihtiyar adamla yürümeye başlamış. İhtiyar adam büyük bir şirketler topluluğunun sahibiymiş. Şimdi şirketlerini oğluna bırakmış ve kendisini dünyayı dolaşmaya vermiş. Burası dünya turundan sonra uzun yerleşmek istediği ve emekliliğinin keyfini sürmeyi istediği kasabaymış. Yakın zamanda kendine bir motor almayı ve sık sık balığa çıkmayı istiyormuş.
“Demek balık çok burada. Günde kaç saat çalışıyorsun? ”
“Sabah çıkıyorum, öğlene kadar çalışıyorum”
“Öğlene kadar mı?”
“Evet” demiş balıkçı.
“Peki öğleden sonra ne yapıyorsun?” demiş ihtiyar adam.
“Öğleden sonra da, dinleniorum, ailem ve arkadşlarımla zaman geçiriyorum.”
“Tembelik ediyorsun yani” demiş bıyık altından gülerek yaşlı adam.
“Tembellik mi? Yoo..
O sırada, iş adamın evine ulaşmışlar. Bahçeyi geçip evin kapısına gelmişler. Balıkları derin dondurucuya koyup tekrar bahçeye çıkmışlar. Yaşlı adam parayı balıkçıya vermiş. Sonra yaşlı iş adamı bu iyi kalpli balıkçıya bir iyilik yapmaya hatta belki de balıkçıyı zengin bir adam yapmaya karar vermiş.
Eh ne de olsa bu güne kadar yüzlerce adama yüzlerce kere tavsiyelerde bulunmuş, yüzlerce konferansta gözlerinin içine bakan genç öğrencilere ve genç girişimcilere fikirlerini anlatmıştı. Bu balıkçı da artık bunu hak etmiş olmalıydı. Belki de bir gün zengin bir balıkçı olarak karşısına gelecekti ve siz bayım, hayatımı değiştirdiniz diyecekti. Yaşlı iş adamı ise, mağrur bakışlarla, kaderini değiştirdiği yüzlerce zengin kişiye baktığı gibi bakacak, “Ben bir şey yapmadım, sadece kendi potansiyelinin farkına varmanı sağladım diyecekti.
Oysa, yaşam ironik süprizlerle doludur ve hayata kendi penceresinden bakan kişilere bu süprizleri sunmaktan pek ustadır. Yani öykünün sonunda kimin zengin, kimin ise fakir olacağına hayatın kendisi karar verir.
Yaşlı adam, balıkçının parasını verdikten sonra, “Hele şurada bir soluklanalım” demiş bahçedeki kamelyayı göstererek. “Sana anlatmak istediğim bazı şeyler var. Daha çok gençsin ve önünde uzun bir ömür var”
Balıkçı, ihtiyar adamın teklifine şaşırsa da, adamın ses tonundaki yardımseverlikten ve meraktan kamelyaya oturup adamı dinlemeye başlamış.
“Günde kaç kilo balık tutuyorsun” demiş yaşlı adam.
“On veya onbeş kilo” demiş adam.
“Demek tam gün çalışsan otuz kırk kilo balık tutacaksın. Vay canına, burada balık gerçekten çok. Bu ciddi bir rakam.”
“Nasıl yani! Anlamadım” demiş balıkçı.
“Ayda yirmibeş gün balığa çıksan. Yirmibeş çarpı onbeş o da eşittir üçyüz yetmiş beş kilo eder. Bir ayda teknene bir motor alırsın ve tutacağın balık miktarı da iki katına çıkar.”
“İyi de bu ne işime yarayacak ki” demiş balıkçı.
“Sen beni anlamadın galiba. Sonra bir kaç ayda ikinci bir tekne ve motor alırsın. Hatta büyük bir motor alırsın.”
“Peki o kadar motoru kim kullabacak. Bir balıkçıyım ben!” demiş balıkçı şaşkın.
“Demek yavaş yavaş anlamaya başladın. İşte burası çok önemli. Artık patronluğa adım atıyorsun. Bir kaç adamı yayına alacak ve onları çalıştırmaya, diğer tekneleri onlara kullandırmaya ve daha çok balık tutmaya başlayacaksın.”
“İyi de bu kadar balığı ne yapacapım. Onu anlamadım! Burada kimse o kadar çok balığı yemez ki!”
“Üstüne iyilik sağlık. Hiç güleceğim yoktu. Geniş düşüneceksin, ileriye doğru geniş bakacaksın. Şimdi, o balık satışından ayırdığın parayla bir soğuk hava deposu kuracaksın. Belki biraz kredi de alman gerekebilir. Neyse, balıkları orada depolayacak ve anlaştığın bir lojistik firmasıyla balıkları istanbula göndereceksin.”
Balıkçı, yaşlı adamı hayretle dinliyormuş. Ona “Peki sonra ne olacak?” demiş.
“Sonra mı? Gördün mü, her şey kendi kendine oluşuyor. Eğer ipin ucunu yakalarsan ve doğru zamanda doğru hamleyi yaparsan turnayı gözünden vurursun. Deken işleri iyice büyütecek ve daha büyük motorlar alacak ve filonu genişleteceksin. Sadece bu kasabada değil, bu kente iş yapmaya başlayacaksın.
“O zaman o soğuk hava depoları da yetmeyecek. Sonra ne olacak o kadar balık. Helak mı olacak?” demiş balıkçı.
“Bak, her sorun bir fırsat aslında. Sorular, fırsatların kapılarıdır. Yeter ki doğru soruyu sormasını bil. Balık çoğalınca, bir balık işleme fabrikası kuracaksın. Konservesini yapacak, yağını çıkaracak, tüm ülkenin en iyi balık firmasının sahibi bile olabilirsin.”
Balıkçı, kendini koca fabrikanın patronu olarak düşlemiş. Yüzlerce işçi, yüzlerce balık. Yavaş yavaş üzerine bir ağırlık gelmeye başlamış. “İyi de bu benim ne işime yarayacak.
“Çok zengin olacaksın. İşi iyice genişletip tüm ege ve akdenizde bu tesislerden kuracak hatta karedenizde bile bu tesislerden açacaksın. Çok zengin olacaksın, çok ” demiş yaşlı adam. Anlatırken balıkçıyı da hayal ediyor ve onun o halinden keyif alıyormuş. Sanki kendi yükselişi ve şirketinin yükselişi gibiymiş balıkçının durumu.
“Çok zengin olmak ne işime yarayacak? Para her şey demek değil ki!” demiş balıkçı.
“Bak burada haklısın. Para bir süreliğine nefsini idare ediyor ama sonra paraya karşı köreliyorsun. Bu sefer, ün, başarı ve güç giriyor hayatına. Her yerde insanlar önünde iki büklüm oluyor. Bir sürü insan ağzından çıkacak tek kelimeye bakıyor. Her yere davet ediliyorsun. Yüzlerce binlerce iş adamı konferanslarda ağzından çıkcak o sihirli başarı kelimesine odaklanıyor. Gençler üniversitelerde ağzı açık seni dinliyor. Alında bunu sana anlatamam, yaşamak lazım.”
“Peki, tüm bunlardan sonra neler olacak?” demiş balıkçı.
Yaşlı adam, balıkçının meraklandığını ve hecesleniğini düşünmüş.
“Sonra şirketlerin büyüdükçe sen yaşlanacaksın ve dişinle tırnağınla kazandığın bu başarı imparatorluğunu emanet edecek birilerini arayacaksın. Bu aşamada iyi eğitimli çocukların devreye gircek ve şirketi onlara, başarıan başarı katsınlar diye devredecek onları uzaktan kontrol edeceksin. Onlardan emin olduğunda ise kenara çekilecek ve başarının tadını çıkarmaya başlayacaksın.” Burada biraz urmuş ve geniş bir soluk almış yaşlı adam.
“En tatlı kısım burası. Artık yaşlandın ve yoruldun. Belki de benim gibi yetmiş yaşına geldin. Artık şirketleri bırakıp güzel bir sahil kasabasında güzel bir ev, güzel bir motor alacak ve hayatının sonlarını bu muhteşem sahil kasabasında geçirecek ve hayatının son yıllarını mutluluk içinde geçireceksin.”
Balıkçı ihtiyar adama bakmış, bahçeden görünen denize bakmış.
İyi de ben zaten “Şu anda senin dediğini yapıyorum” demiş.
“Nasıl yani?” Demiş ihtiyar adam.
“Ben küçük bir balıkçıyım. Mutluyum. Bu kadar kazanmak bana yetiyor. Anlattığın şeyi zaten şu anda yapıyorum, o zaman dediğin şeyleri yapmama ne gerek var. Tüm bunları zaten şimdi yapıyorum. Mutluluğumu çalışma ve para karşılığı verip, en sonunda yıllar sonra o mutluluğa kavuşmaktansa, şimdi yaptığım gibi daha mutlu olabilirim değil mi? Bunun için çok paraya ihtiyacım varmı?”
İhtiyar iş adamı bir anda, yıllarının nasıl gittiğini, nasıl kendisini yıprattığını, daha da önemlisi amaç ve aracı birbirine nasıl karıştırdığını fark etmiş.
“Sen benden daha zenginsin balıkçı. Böyle devam et.” demiş iş adamı.
Balıkçı ihtiyar adama veda edip, sahile doğru yürürken, ihtiyar iş adamı, gelecek haftaki konferansında söyleceği ve herkesi etkiyecek o sözleri aklından geçiriyormuş.
“İş amaç değildir. İş daha mutlu yaşamak için bir araçtır. İşinizi severseniz, bu araç daha iyi çalışır. Amaç, mutlu bir yaşam sürmektir. Amaç gideceğiniz yerdir. İş sizi gideceğiniz yere götüren ve yolda sizi taşıyan araçtır. Asıl önemli olan sizi taşıyan araba değildir. Önemli olan varacağınız yer yani mutluluktur. Bazı insanlar araca o kadar çok odaklanırlar ki nereye gideceklerini unutup kaybolup giderler”
Öykü böyle sona eriyor. Ne zaman işi(aracı) amaç yapmış ve hırsa boğulup başarısızlığa doğru giden kişiler görsem bu öyküyü anlatasım gelir. Başarının anahtarı araç ve amacın karışmamasıdır. Yoksa iş hayatında başarı kısa süreli olacak, hırs inanılmaz bir boyuta gelecek ve ardından yıkım gelecektir. Başarıya bazen balkçının gözünden bakmamız gerekiyor. Son derece basit değil mi! “İyi de bu ne işime yarayacak?” diyen balıkçı olmak gerekiyor galiba.
Ve araca(işe) de iyi bakmayı öğrenmeliyiz. Onu sevmeden mutluluğa ulaşmak da imkansız olacaktır çünkü. Sadece arabanın etrafında çok oyalanıp varacağı yeri unutmamalı insan. (R)
Sanayi devrimi, sert ve tepeden yönetim gerektiriyordu. Baskıcı bir çalışma düzeni ve makineleşmiş insanlar vardı. (Makineler, insanların yerini alıyordu, insanlar bu açığı kapatmak için makinelerle uyumlu ve makinelere benzer şekilde çalışmaya başladılar. Derken sanayi devrimi Tofler‘in Zenginlik devrimine bıraktı yerini. Ve inanılmaz bir bilgi devrimi yaşamaya başladık.İnsan Kaynakları, tıpkı pazarlamacılar gibi, Z ve Y kuşağı ile yakından ilgilenmeli. 3. Dalga olarak bilinen Bilgi Toplumu yavaş yavaş oluşmaya başladı bile. Bununla birlikte müşteri istekleri daha da artı. Bu da donanımlı personel demek. Donanımlı personel ise genellikle şu anda Y kuşağından(1977-1994 doğumlular) oluşuyor.Gelelim Y kuşağının bazı bilinen özelliklerine.
- Çok kanallı TV ile büyümüşler, internet’i tanıyıp hemen adapte olmuşlar.
- Uzun süreli sadakat göstermeyen ve kolay kolay tatmin olmayan bir yapıya sahipler.
- Kendilerinde ve işvereninden beklentileri oldukça yüksek
- Eğitimin ve öğrenmenin sürekli olmasına inanıyorlar, şirket içi eğitimleri önemsiyorlar
- Sorumluluk almaya çok hevesliler ve hemen kendilerini ispat etmek istiyorlar
- Kendini ve tercihlerini rahatlıkla ortaya koyabiliyorlar, daha girişimciler.
- Rahatlarına düşkünler, çalışmayı ve sosyalleşmeyi pek sevmiyorlar.
- Direkt emir almaktan ve ast olmaktan hoşlanmıyorlar.
- Yüksek otorite karşısında çok rahatsız oluyorlar, daha esnek ve anlayışlı patronlar/yöneticiler istiyorlar
- Kendi fikirlerine çok önem veriyorlar ve fikirlerinin mutlaka sorulmasını istiyorlar.
- İleriye dönük olarak eski kuşaklara göre daha hırslılar, çok çabuk yükselmek istiyorlar.
Şu anda özellikle hizmet sektöründe büyük bir Y kuşağı gurubu çalışıyor. Yöneticileri ise X kuşağı. O yüzden çoğu şirkette personel devir hızı giderek yükseliyor. Daha otoriter olan X kuşağı yönetici Y kuşağı çalışanını çabuk küstürüyor ve devir hızı yükseliyor.
Y kuşağının sabretmeyi ve beklemeyi bilmemesi de bu devir hızını yükseltiyor. Varlıkla büyüyen Y kuşağı fazla sabırlı olamıyor çünkü yokluğu neredeyse hiç yaşamıyor. Bu da Y kuşağının en büyük dez avantajı.
Devir hızını düşürmenin tek yolu ise Y kuşağını anlamaktan geçiyor. “Otorite” kelimesini çöpe atmak gerekiyor. Daha arkadaş gibi ve daha “Kazanan takım” odaklı olmak gerekiyor. Onların isteklerini anlamak, istedikleri başarıyı almalarına destek olmak ve bu desteği verirken onun işe katkısını sağlamak gerekiyor. Aşağıda, iki örnek yönetici diyaloğu var. Sizce hangisi Y kuşağı çalışanı daha başarılı bir çalışan haline getirebilir?
A: “Görevini başarı ile yerine getirmek istediğini biliyorum. Kariyerinde yükselmek istiyorsun ve şirkete yaptığın katkılar neticesinde, kariyerin için elimden geleni yapacağım. Bunun için senin bölümümüzün başarısına katkı yaparak kendini göstermeni sağlayacağım. En başarılı bölüm biz olacağız ve bu senin de önününü açacak”
B: “Emirlerimi yerine getirirken çok isteksizsin. Burada patron benim, sana çalışmayı ve emirlere uymayı öğreteceğim. Bu bölümde daha sözümün dışına çıkan biri olmamıştır. Kendi başına hareket etme, bi şey yapmadan mutlaka bana sor!”
Tabi ki A kişisi daha başarılı bir yönetici olacaktır ve Y kuşağı ile iletişimi daha iyi olacaktır.
İnsan kaynakları, Y kuşağı çalışanlarının başarılı olmasını istiyorsa, öncelikle X kuşağı veya daha önceki kuşaklardan olan yöneticilerine, Y kuşağı personelini iyice anlatmalı ve onları Y kuşağını yönetecek biçimde geliştirmeli. Yoksa ne yaparsanız yapın, Y kuşağını mutlu edemezsiniz. Belki de önce İnsan Kaynakları “Y kuşağı çalışanlar”ı gündemine almalı. Tıpkı pazarlamacılar gibi, Y kuşağını kazanmanın yollarını aramaya başlamalı.
Y kuşağı çalışanları kazanma konusunda çalışma yapan/yapacak İnsan Kaynakları departmanları, şüphesiz şirketlerine çok şey katacaklardır.
İş hayatında ne yaparsak yapalım, ya da daha geniş bakacak olursak, hayatımızda ne yapacaksak yapalım, hep başarılı olmaya çalışırız. Başarı çoğu kişinin hayatında, para ya da verilecek ödüllerden daha değerlidir. Peki başarılı olmanın yolları var mıdır? Hatta bunu beş maddeye indirip, bunları uygularsanız başarılı olabilirsiniz, diyebilir miyiz? Cevap kesinlikle “hayır”dır.Eğer, böyle basit yollar olsaydı herkes başarılı olurdu. Ama herkes başarılı olamıyor. Emin olun, bunu sağlayacak bir kitap da henüz yazılmadı. Yazıldığı iddia ediliyorsa da doğruluğundan şüphe etmek gerekiyor. Yani insanı 5 dakida başarılı yapacak bir formül yok.
Bunun en büyük nedeni, insanların kişilik olarak farklı olması ve kendilerine ait bir karakter yapılarının olması. Doğal olarak bu da farklılığı getiriyor. Hepsine bir başarılı kuralı verip, hepsinin başarılı olmasını sağlamak imkansız.
Başarı kişinin yapısına göre değişecektir. Şu soruyu sormak gerekiyor. Ben nasıl başarılı olurum? Bu sorunun cevabı ise soruyu soranda yatıyor. Nasıl başarılı olacağını sadece kişinin kendisi bilebelir. Resim yapmaktan çok hoşlanan ve çok güzel çizimleri olan bir ilk okul öğrencisi düşünün. Bu çocuk liseye geçtiğinde matematiği ve fiziği hiç sevmeyebilir ve okulda başarısız bir öğrenci olabilir. Bu durumda, bu çocuğu tembel ve zeki değil diye suçlamak mı lazım?
Seçenek 1: Evet suçlayın, düz liseye gönderin ve başarısız olup üniversiteye bile gidemesin. Yaşamını da başarısız bir birey olarak geçirsin. Toplum onu hep başarısız olarak görsün ve silik bir birey olarak hayatını tüketsin.
Seçenek 2: Bir öğretmeni çocuğun mükemmel çizim yeteneğini fark etsin ve ailesini etkileyerek onu sanat lisesine göndersin. Çocuk oradan üniversiteye gitsin, güzel sanatlar okuyup, ülkenin en uçuk ve ünlü tasarımcısı olsun. Toplum onu bir idol olarak görsün. Tasarımlarıyla binlerce insanı etkilesin.
Demek ki başarılı olmak için doğru zamanda doğru hamleyi yapıp, doğru yerde olmak gerekiyor. Belki de şu anda kendini başarısız sanan bir sürü insan aslında çok çok başarılı olabilirler. Başarı yolunu kaybeden insanlar, onu nasıl yeniden bulabilir?
Eğitimlerde hep söylerim. “Çok çabuk pes ediyoruz. Çok çabuk vaz geçiyoruz” Hiç mücadele etmiyoruz. Zekiyiz ama tembeliz. Savaşkan değil, edilgeniz. Mükemmel fikirlerimiz var ama bu fikirleri anlatacak kadar özgüvenimiz yok. Bu fikirleri gerçekleştirecek yüreğimiz yok. Birileri başarmaya çalıştığında da onu engellemeyi, olmaz demeyi seviyoruz. Oluru değil, olmazı önemsiyoruz.
Zaman öldürmekte ustayız. Zamanı kullanmakta ise çok acemiyiz. Bakıyorsunuz, zaman akıp gidiyor, istedikleriniz olmamış, hayat akıp gitmiş, başarısız olmuşsunuz. Hiç birşey yapmadan öylece suyun akışına kapılmış giden binlerce insan var etrafımızda. Başarmaktan vaz geçmiş, yapabileceği hiç bir şey olmadığını sanan insanlar. Gerçekten acı bir tablo!
Bir kural varsa, o da şudur. “Başarı için, denemekten asla vazgeçmeyin.” Gerçekten kendinize inanıyorsanız, başarabilirsiniz. Yaptığınız işe ve yeteneğinize inanıyorsanız, eninde sonunda başaracaksınız. 4. de değil, belki de 10. denemenizde gelecek bu başarı. Burada başarısız denemeleri göze almak gerekiyor, yılmamak, çökmemek, usanmamak gerekiyor. Beş yere iş başvurusu yaptıktan sonra tüm ümidini kaybetmektense, beş iş yerine daha başvurmayı göze alıp, başarıyı yakalamak daha kolay olabilir ve hayatınızın geri kalan kısmı bir anda değişebilir. Çevreniz, başarınızda/başarısızlığınızda yönlendirmeleriyle üzerinizde ciddi etkiler oluşturabiliyor. Ama asıl güç sizde yani içinizde.
Başarı dışımızdaki kafes tarafından sınırlandığı kadar, kafamızın içindeki kafes tarafından da sınırlanıyor.
“Bir kuşu kafesten çıkarmak, çoğu kez, kafesi kuşun kafasından çıkarmaktan daha kolaydır”
Kafadaki kafeslerden, kendi kendinize koyduğunuz “yapamazsın” sınırlarından kurtulmak, başarıya giden yolda ilk adım olabilir. Dıştaki engellerden önce, içinizdeki engelleri aşmalısınız. İçinizdeki kafesten kurtulursanız dışınızdaki engelleri aşmanız daha kolay olacaktır. Gerisi, hayatınıza yön verebilme gücünüze ve cesaretinize kalmış.
Mutlaka, eşiniz, nişanlınız ya da sevgilinizle alışverişe gitmişsinizdir. Bir noktadan sonra, erkekler bazı şeylere (Tabak, çatal,yatak takımı, nevresim…) kadınlar kadar çok ilgi göstermeyebilir ve sıkılabilir. Kadınlar ve erkekler alıveriş konusunda çok farklılar. Doğal olarak bu ilgi alanlarından kaynaklanıyor. Ama bazen bu durum satışları fena halde düşürebiliyor.
Paco Underhill, konuyla, erkeklerin kadınlara yönelik mağazalarda sıkılması ile ilgili bir araştırma yapmış. Ev eşyaları satan bir mağazada yaptıkları araştırma ve gözlemlerde, ortalama alışveriş süreleri ile ilgili aşağıdaki sonuçlara ulaşmışlar.
- Kadın arkadaşıyla birlikte gelen kadın: 8 dakika 15 saniye
- Çocuklarıyla birlikte gelen kadın: 7 dakika 19 saniye
- Yalnız gelen kadın: 5 dakika 2 saniye
- Erkekle birlikte gelen kadın: 4 dakika 41 saniye.
Neredeyse ilk durumdan %50 daha düşük bir zaman mağazada kalıyor, erkekle birlikte gelen kadın.
Bu da kabaca % 50 daha az satış demek. Peki çözüm ne? O mağazada erkeklerin kadınları dışarı sürüklemesini önleyecek bir şeyler bulmak lazım.
Mağazanın yarısında mutfak eşyaları, yarısında elektronik eşya satışı olsa sizce bir şeyler değişir mi? Değişir tabi ki!
10 tane plazmanın, rahat koltukların ve güzel içeceklerin olduğu bir play station oyun köşesi mesela. Böyle bir yerde, insan yarım saat bile bekleyebilir. Demek ki erkekler sıkılmadan da alışveriş olabiliyormuş. Böylece kadın daha çok dolaşabilir ve rahat rahat alışveriş yapabilir.
Başka çözümler de var ama mutlak sonuç, kadınlar rahatça mağazada zaman geçirirken, erkeklerin onları beklemesini sağlamak. Sıkılmayan erkekler, yükselen satışlar. Pazarlama çoğu zaman ufak ayrıntılardan ve gözlemlerden geçiyor. O yüzden müşterilerinizi iyi tanımalı ve gözlemlemelisiniz. Aslında sıkılan erkekler satışlarınızı artırabilir. Kriz ve fırsat çoğu zaman yan yanadır. Sizin hangisini görebildiğinizdir önemli olan.
“Kendine odaklı insan hep mutluluğu arar. İşin güzelliği de budur, çünkü sen mutluluk peşinde koştukça başkalarının mutlu olmasına yardımcı olursun. Çünkü bu dünyada mutlu olmanın tek yolu budur.
Eğer çevrendeki herkes mutsuzsa sen mutlu olamazsın. Çünkü insan bir ada değildir. İnsan büyük bir kıtanın bir parçasıdır. Mutlu olmayı istiyorsan etrafındakilerin mutlu olmalarına yardımcı olman gerekiyor. O zaman – ve ancak o zaman- sen de mutlu olabilirsin.
Çevrende mutluluk atmosferi yaratmalısın. Eğer herkes mutsuzsa sen nasıl mutlu olabilirsin? Etkilenirsin. Sen taş değilsin, gayet hassas bir varlıksın, çok duyarlısın. Eğer etrafındaki herkes mutsuzsa onların mutsuzluğu seni etkileyecektir. Mutsuzluk, herhangi bir hastalık kadar bulaşıcıdır.
Eğer başkalarının mutlu olmalarına yardımcı olursan, sonunda mutlu olmak için kendine yardımcı olursun. Mutluluğu ile yakından ilgili bir kimse hep başkalarının mutluluğu ile de ilgilenir – ama onlar için değil. Aslında o kendini düşünür, o nedenle onlara yardımcı olur.
Etrafında ne kadar mutsuz insan varsa, o kadar da mutsuzluk olur. Etrafında ne kadar mutlu insan varsa, senin payına da o kadar mutluluk düşer…”
Yukarıdaki satırların, pazarlama veya iş hayatıyla direkt bir ilgisi yok. Yukarıdaki satırlar bu iş hayatının içindeki insanla ilgili. Yani sizinle ilgili. Sizin ve etrafınızdakilerin mutluluğu ile ilgili. Bunlar, okuduğum bir kitaptan Osho‘nun sözleri. Paylaşmak istedim. Daha fazlasını bu kitapta bulabilirsiniz.
Ükemizde İnsan Kaynakları, 2000 yılına girerken yükselişe geçmiş ve şirketler için insan kaynakları hayati bir öneme sahip olmuştu. Bir zamanların personelcileri birden bire gelen insan kaynakları kavramının altında sıkışıp kalmışlardı. Personel müdürleri veya personelciler, insan kaynaklarının özlük işleriyle uğraşırken, üzerlerinde kalan personel işe alma yerleştirme işlemiyle ilk zamanlar sıkıntılı günler geçirmişlerdi. İnsan Kaynakları denince herkesin aklına o zamanlar, işe alma ve mülakat kavramları geliyordu.
Derken, yıllar geçti ve parlayan insan kaynakları yavaş yavaş sıradan bir hal almaya ve popülerliğini “pazarlama” kavramına bırakmaya başladı. Artık şirketler artan küresel rekabet karşısında pazarlamayı iyi bilmeye ihtiyaç duyuyorlardı. Hedef, daha çok müşteriye daha çok satışı daha karlı ürünlerle yapmaktı. Bu aşamada, özellikle hizmet yoğun sektörlerde, iş gelip çalışanlarda bitmeye başladı. Tüm pazarlama stratejileri süperdi ama personel mağazada o müşteriye o ürünü satamadıktan sonra muhteşem stratejilerin bir anlamı yoktu. Kocaman bir eksik vardı ortada. Bu eksiği tamamlamak tabi ki insan kaynaklarının görevi olacaktı.
Pazarlamada bunlar olurken, İnsan kaynaklarında yeni şeyler olmaya başlamıştı çoktan. Ben buna “Yeni İsan Kaynakları – İ.K. 2.0.” diyorum. Bunda şüphesiz pazarlama’nın tüm şirketi sarmasının da önemi büyüktü. İnsan Kaynakları, artık daha pazarlama odaklı olmaya başlamış ve yeniden çalışanların, yani insan kavramının önemini fark eden şirketler, İnsan Kaynakları departmanlarını revize etmeye başlamışlardı. İnsan Kaynakları geçen sürede, “Eğitim – Training ” “Kariyer planlama – Career Planning”, “Kariyer geliştirme-Career Development” “Mentoring-Akıl hocalığı” “Motivasyon-Motivation”, “Outsourcing-Dış kaynak kullanımı”, “Coaching-Koçluk” gibi kavramları da çoktan yanına almış, çok önemli bir departman olmuştu. Odalarından dışarıya adım atmayan İ.K’cılar sahada görünmeye başlamıştı. Şüphesiz duruma en çabuk uyum sağlayanlar, daha önce sahada ve şirketlerin başka departmanlarında çalışmış olan İ.K.cılardı. Bazı İ.K. cılar ise yeni durum karşısında zorlanıyorlardı biraz. Onlar, önceleri pek sahada görünmez, fildişi kulelerini terk etmezlerdi. Ama artan küresel rekabet, çalışanlarıyla daha iç içe olan, çalışanlarını geliştiren İnsan Kaynakları departmanları ortaya çıkarmıştı.
Aslında bahsettiğim şeyler, Avrupa ve Amerika’da 1990′da çoktan oluşmuştu. Ama bunlar bize daha yeni ulaşmaya başladılar. Burada orta ve ortanın altı şirketlerden bahsettiğim de unutulmasın. Uluslararası şirketler bu trendi uzun zaman önce yakalamışlardı zaten.
Peki bundan sonra neler olacak insan kaynaklarında? “Yetenek” kelimesini sıkça duyacağız. Yetenekli personelin çok şey değiştirdiğini göreceğiz. Yetenekli insanları bulmak, bunların yeteneklerini geliştirmek ve yeteneklerini doğru şekilde kullanmak için çokça uğraşacak insan kaynakları. “İnovasyon” yani “Kar sağlayan yaratıcılık” da çokça konuşulacak İnsan kaynaklarında. İnovasyon ile birlikte “Değişim Yönetimi” de ortaya çıkacak. İ.K.cılar, çalışanların değişime ayak uydurması ve yenilikçi olmalarını sağlamaya çalışacak. “Odaklanma” ve “Kurum Kültürü” önem kazanacak.
Gelecekte kariyer planlama, şirketler arası hızlı geçişler nedeniyle önemini kaybedebilir. İş analizleri ve Görev tanımları yaratıcılığı öldürdüğü ve piyasalar çok hızlı değiştiği ve organizasyon yapısı da bu durum karşısında değiştiği için önemini yitirecek. İnsan kaynakllarında yıllık planlar da önemini kaybedecek. Çünkü durumlar karşısında hızlı hareket için bu planlar hantal kalacak.
Teknoloji kullanımı ile birlikte seçme süreci tamamen internet üzerinden olacak. Özlük işleri, teknoloji kullanımı ve e-uygulamalar sayesinde daha basit hale gelecek. Hukuksal konular ise, daha çok hukuk birimine geçecek.
Eğitim, Geliştirme, Coaching(Koçluk) – Mentoring (Akıl Hocalığı), Motivason, Duygu yönetimi ve Kurum Kültürü” kavramları, Yeni insan kaynaklarında oldukça önemli olacak.
2008′de İnsan Kaynakları, şirketlerin merkezlerine yerleşecek gibi görünüyor. Bunu fark eden şirketler büyümelerini ve karlılıklarını sürdürecekler. Ama boşver İ.K. yı önemli olan satış ve pazarlama diyen şirketler ise yavaş yavaş karlılıklarını kaybedecekler. Kaliteli ve ucuz ürün satıyor olsalar bile, o ürünleri satanların ve yapanların da insan olduklarını unuttuklarından kaybetmeye mahkum olacaklar. İşini seven başarılı çalışanlar, şirketlerini büyütecekler, işini sevmeyen çalışanlar da zaten başarısız olacaklarından şirketlerini küçültecekler. Küçülmek ve büyümek, bu yeni zamanda, İnsan Kaynakları departmanının küçüklüğü(önemsizliği) veya büyüklüğü(önemliliği) ile orantılı gibi görünüyor. Çalışanlarını çok mutlu eden, başarılı, yeni insan kaynaklarıyla yönetilen, bir şirket nasıl olur? Aşağıdaki görüntülerdeki gibi olabilir mi? Yeni İnsan Kaynakları’nın parolası “Mutluluk ve başarı” olacak gibi görünüyor. Sizce de öyle değil mi? (R)
Pazarlama, artık iş dünyasında, daha çok kişi tarafından, daha çok önemseniyor. Buna pazarlama bloglarının çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Pazarlama Bloglarının eseri olan Pazarlama Karnavalı, geçen sene başlamıştı. Bu karnaval, bir yazı karnavalıydı. Amacı, pazarlama bloglarındaki yazıları daha çok okuyucuya ulaştırabilmek ve pazarlama blogları arasında bir sinerji oluşturubilmekti.
Bu sene 2.’si yapılan Pazarlama Blogları Karnavalı 10. haftasında, Pazarlama Blogu’nda. Sizin için, pazarlama bloglarında yazılan en yeni yazılardan bir seçki sayfası hazırladım. Karnaval sayfası Firefox’ta daha sağlıklı görünüyor. (Teknik nedenler
Karnavala giderken Firefox kullanmanızı öneririm. Yazıları okumak için açılan sayfada konuşma baloncuklarına tıklamanız yeterli. Karnaval için buradan. Herkese iyi okumalar.
