Tasarım, hiçlik, Google ve Samuel Beckett

25 Aralık 2009

bcDilden önce, beden aslında yoktur. Mantıksal olarak beden vardır ama isimlendirilemediği için yoktur. Dil simgesel bir koddur. Bu dilsel kod, insanın adı bulmasıyla (O zaman dil, ilk önce ad-isim-kişi tanımlamasıyla) başlamış oluyor. Yani, ağızdan çıkan garip bir ses, bir özneyi-kişiyi / daha sonrada eşya ve doğayı tanımlamış oluyor. Ve daha sonra abc’ye(alfabe ve yazıya) dönüşen bu şey, aslında insan ruhu için bir yabancılaşma başlangıcı da oluyor.

Ve artık insan, söz/tasarım öncesi, ruhun gerçekten kendisine ait olduğu o aşamaya dönemeyeceğini biliyor. Söz öncesi o dönem, sadelik veya hiçlik olarak yorumlanabilir belki de. Tasarım, 2000′li yıllarda söz öncesi o dönemi arıyor. Bir düşünce sık sık zihnimizde soru işaretleri oluşturuyor. Güneşin altında olmayan bir şey kalmamışken varılacak son nokta, başladığımız ilk nokta mı olacak?

“Tasarım” kelimesi incelemek hatta parçalarına ayırmak, yapısöküme uğratmakla işe başlayabiliriz gibi görünüyor. Bu noktada yapısökümü de didiklemekte fayda var. Yapısökümcü okumalar, asıl resmin altında saklı bulunan bir başka resmi, X ışınları altında görmeye benziyor. İroni yada eğretileme yapısökümde en çok aranan şeydir. Ve ironi/eğretileme garip bir biçimde bu söz/tasarım öncesi, ruhun gerçekten kendisine ait olduğu o dönemden kalan bir gülümseme gibi görünmektedir. Tüm tasarım, sanki tasarım öncesi o dönemin izini arıyor gibidir. (Yazının başında olmamızdan dolayı belirtmek isterim ki “Tasarım” kelimesini sadece, grafik, mimari yada mühendislik için değil, insan oğlunun yaratığı her şey için kullanmak istiyorum bu yazıda)

Aynı anda hem karanlıkta hem de aydınlıktaysak açıklanamaz olanla karşı karşıyayız demektir – Samuel Beckett

Tasarım kelimesine tasa-rı-m olarak parçalıyorum ve kelimenin köküne bakıyorum. Tasa: Kaygı, düşünce, endişe, heyecan, korku, gam, keder, dert, efkar, bela, esef, merak.

Tasa, tasarıyı, tasarı da tasarımcıyı getirmişti. Binlerce yıl boyunca insan oğlu dünya üzerinde o kadar çok şey tasarladı ki, artık güneş altında yeni olan hiçbir şey kalmadı neredeyse. Kuşkusuz, tasarım söz ile ortaya çıktı. Düşünce önce de vardı ama söz olmasaydı düşünce asla bilinemeyecekti. Söz, tasarının kökeniydi. Belki de ilk insanoğlu ağzından o anlamsız ilk sesi çıkardığına pişman olmuştur.

Tasarı: Bir kimsenin yapmayı düşündüğü şey; olması ya da yapılması istenen bir şeyin zihinde aldığı biçim. Bence, tasa sonucu ortaya çıkmıştır. Tasa, etki olmuş, tasarı ise tepkiyi oluşturan güç olmuştur.

Günümüzde ise artık “tasarımcı” kelimesi bir boşluğu kapatmıştır. Bu noktadan sonra, tasarımcının söz öncesi döneme dönüş yolunda olduğunu düşünerek, hiçliğe biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Burada ise devreye, üniversitelerde hakkında en çok tez yazılan İrlandalı yazar Samuel Beckett giriyor. Kelimeleri ve sesi giderek yitiren ve en sonunda hiçliğe-sessizliğe/söz öncesi insan ruhuna dönen Beckett.

sb24 Ekim 1968 günü, Fransız yazar, Charles Juliet , Paris’te, Samuel Beckett’i ziyaret etmemiş olsaydı tasarım ve söz öncesi insan ruhu hakkında az sonra duyabileceğimiz gibi bir söz duyar mıydık veya tam da aradığımız o şeyi bulabilir miydik bilemiyorum. Açıkçası bazıları tasarım ve tasarımın geleceği hakkında İrlandalı bir yazarın nasıl bir etkisi olabileceğini düşünebilirler. Ama henüz Samuel Beckett okumamış bir insanın-tasarımcının- bu yazıyı anlaması yada tasarımın nereye doğru gittiğini görmesi zorlaşabilir kanısındayım. Bu yüzden en az “Godot’yu beklerken” isimli oyunu okumakla işe başlayabileceklerini ve çok şey kazanacaklarını düşünüyorum.-

Samuel Beckett, görüşmeye damgasını vuracak bir cümle kurmuş bu görüşmede:

İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık. Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundaydım ben. Ona yeniden can vermeyi denemeliydim.

Bu katledilmiş varlığın yerinde, kocaman bir hiçlik durmaktadır artık. Ne zaman canımız çok acısa, üzülsek yada çok mutlu olsak bu boşluğu hissedip garip bir burukluğa kapılırız. Çünkü onun da hissetmesini isteriz sanki. Galiba, insanoğlu söz ile birlikte, çok büyük bir özelliğini de kaybetti. Bu özelliği, 6.his, ya da duyu dışı algılama olarak düşünen insanlar, bunun arayışında olan tuhaf ve gizemli tarikatlar ve bir kısım best-seller yazarı yeterince arıyor zaten. Bizim konumuz bu gizemli arayış değil. Bizim konumuz, bu boşluğu doldurmaya ya da bir gün yeniden kazanmaya yaracak olan şey. Yani Tasarımın ta kendisi. Yani arayışın ta kendisi.

Tasarımın aradığı şey, içimizdeki bu boşluğu değişik şekilde doldurabilmektir. İnsanın garip bir sanat ve yaratım/tasarım iç dürtüsü vardır. Bu, her yerde ortaya çıkmaktadır. Her insan estetiği/güzeli sanki bilincine kazınmışçasına ayırt edebilmektedir. Bunun sonradan kazanıldığını ya da eğitim ve yetişme tarzıyla bağlantılı olduğunu düşünenler de olabilir. Ama ben bunun doğuştan gelen, insanın genlerine yerleşmiş çok arkaik bir kod olduğunu düşünüyorum. Belki de içimizdeki boşluğu doldurmak/avutmak için bize kalan küçük bir koddur bu.

Bütün zehirleri atmak gerekiyordu… diyor Beckett aynı görüşmede. Bütün zehirler olarak adlandırdığı neydi acaba? Tasarım aşamasında, etkisinde kaldığımız milyonlarca tasarı üzerimize geliyor. Sürekli bir şeylerden etkileniyoruz. C vitamini almak iyidir. Ama aldığınız dozun 20 katını alırsanız c vitamini zehire dönüşür. Ölürsünüz. Tasarım da bu noktada ortaya çıkan şey intihar oluyor zaten.

Tasarım, belli bir aşamadan sonra zehirlendi. Özellikle sanayi devriminden sonra işin içine seri üretim girince, tasarlanan şeylerin pek bir özelliği kalmadı. Bu zehirlenme popüler kültür ile doruğa çıktı. Tek tip oldu tasarımlar. Bu tasarımlara karşı çıkan gurupların yine tek tip haline gelmesi de bu karmaşıklığı iyice artırdı. Televizyonun bu tasarım sürecine olan katkısı yadsınamaz. Özellikle Türkiye tarzındaki ülkelerde, ithal tasarılar ile tamamen çarpık çurpuk bireysel yaklaşımlar oluşmaya başladı.Sonuçta, eğitimli bireylerin bile kaldıramayacağı görüntüler, sesler, olaylar, düşünceler büyük dozlarda enjekte edilince ortaya çıkan görüntü, bilim kurgu filmlerinde görüşmeye alıştığımız tarzdan radyasyona veya mutasyona uğramış insanların şaşkın görüntüsüne benzedi.

Böyle bir durumda, toplumları insan bünyesi gibi düşünmekte fayda var. Bu bünye, yüksek dozda verilen kontrolsüz tasarılarla feci yaralandı ve hızlı şekilde mutasyona uğradı. Ama sert bir tepki de vermesi gerekiyordu. Sert tepki öze dönüş şeklinde oldu beklenildiği üzere. Öze yani özgün olana dönüş. Bu noktayı Avrupalılar yine bizden önce fark ettiler. Tyler Brule, şunu söylüyordu bir konferansta:

İstanbul yeni Barcelona, Türkiye ise yeni İspanya olacak. Neden? Çünkü Avrupa’da özgün hiçbir şey kalmadı. Sokaklarınızdaki küçük dükkanların değerini bilin, çok sıcak ve özgünler.

Ama biz inadına korkunç büyüklükte alış veriş merkezleri tasarladık. AVM’ler, bu yüzden ortaya çıktı. Avrupalıların yeni gözdesi Türkiye. Ama emin olun hiç biri AVM gezmeyecek. “Narin” isimli terlikçi dükkanını da kaybetmezsek onu ve diğer küçük dükkanları belki gezecekler.

Tasarımın günümüzde hiçliğe doğru bir yaklaşım içinde. Bunu sağlamak içinse tüm zehirleri atmak gerekiyor. Zehirleri atmanın birinci yolu onlara hiç maruz kalmamak, ikinci yolu ise onları bir kalkanla filtreleyip bünyeye almamak, son yolu ise onları bünyeden dışarı atabilecek bir şeybulmak. Gün geçtikçe kirlenen ve bozulan bir dünyada yaşıyorsak bunda tasarımcıların büyük suçu var gibi görünüyor. Tasarımcılar zehirlendiler ve içlerindeki katledilmiş varlığı doyurmak için başka şeyler buldular galiba. Ya bunu başarmaya çalışanlar. İşte bunlar dünyanın en çok konuşulacak insanları bana göre onlar olacak. Şu anda bu şansa sahip insanlar var bu yazıyı okuyanlar içinde. Belki de bir gün çok tanınacaklar. Tasarım böyle bir şey işte. Önemli olmanın önemini en çok onlar fark edecek. Yeter ki, tasalansınlar.

google-msn-yahoo-search-enginesSamuel Beckett yaşasa ve ona üç web sitesi göstersek sizce hangisini daha çok beğenir? İlki Yahoo olsun. İkincisi MSN olsun Sonuncusu ise Google olsun. Hepimiz biliyoruz ki Google’un ana sayfası Beckett’i çok etkileyecekti, hatta büyüleyecekti. Google ana sayfası neredeyse hiçlik üzerine kurulmuş kadar sade ve gösterişsizdir. Ne bir flash animasyon ne de başka bir şey görebilirsiniz. Bana korkunç biçimde onun kısa bir tiyatro oyununu hatırlatıyor Google ana sayfası. Bu oyunda sahnede kocaman bir ağız ve sessizlik vardır. Başka hiçbir şey yoktur. İşte Google da bu çerçevede onu çok etkilerdi. İşte artık bu yüzden Google herkesi çok etkiliyor. Sade, yalın ve işlevsel. Google’da olan bu sade ve basit tasarımın ironisi ise ara düğmesine bastığınızda karşınıza çıkıyor. İroni, dünyanın bilgisinin basit bir tasarımın altında yatması. Bu bir devrim ve etkisi çok büyük olacak tahminimce ki “The Google Effect / Google Etkisi” ilerleyen zamanlarda çok konuşulacak ve tartışılacak.  İnsanoğlu doğduğundan beri merak etti ve aradı. “Arama motoru” fikrini ilk duyduğumda bu yüzden büyülenmiştim. Artık insanoğlu tek bir tuşa basarak arayışını sürdürüyor ve merakını gideriyor. Google bu noktada çok ön plana çıktı. İnsanoğlunun arayışına katkıda bulundu desem içinizden bazıları “abartıyorsun” bile diyebilirler. Ama biliyoruz ki  insanoğlunun içindeki boşluğun sırrını bulamayacak.

Yalın, sade,özgün, kullanışlı. Tasarımın yeni trendleri bunlar artık.

Tasarım mükemmeli arıyor. Kuşkusuz onu asla bulamayacak, çünkü o ilk söz ile birlikte sona erdi mükemmel olan. Mükemmel olana yakın olan ise hiçlikte gizli galiba. Hiçlik ise başlangıçta yani ilk ve özgün olanda gizlenmiş durumda. Bu gizi ise herkes çözemeyecek. Tasarlamadan önce tasalanmakta fayda var. Son sözü Samuel Beckett’e vermek ve yazımı sonlandırmak istiyorum izninizle. Tasarım yapan herkese çok faydası olacağını düşündüğüm önemli bir sözü var.

Uzaklaşın, kendinizden de benden de… Samuel Beckett

Kaynakça :

  • Bu yazı 2005 yılında yazılmış ve başka bir blogda yayınlanmış bir yazımın yeniden düzenlenmiş hali. Ve şimdi yıl 2010 olmak üzere. Artık Google’ın ana sayfası tamamen boş açılıyor. Sayfanın üzerine geldiğimizde üst ve alt menüler sonradan çıkıyor. Bir gün, sadece arama kutusunun boşluğu olacak. Tamamen sade, tamamen beyaz ve tamamen hiç.

Yorum yaz

Not: E-Posta adresiniz yorumunuzda görünmeyecektir.

Bu yazının yorumlarına RSS ile abone olun